Şah ve Sultan – Kitap İnceleme

Rehberlik Servisi
995 Görüntüleme - Nisan 6, 2017
Sponsor Bağlantılar


ŞAH VE SULTAN

Beş-yüz yıl önce olup biten olaylar üzerinden yola çıkarak Şah İsmail ve alevi-kızılbaşları, ceddini, geleneğini, kültürünü, inancını aşağılamaya çalışıyor sanki yazar. Yakın geçmişte kalmış mezhep bölücülüğü küllerini canlandırmak ister gibiydi. Bir bakıma  bu kadar ‘’kıldan ince, kılıçtan keskin’’ bir konu ele alırken tarafsız, toplumun içindeki rivayetlerden uzak, bektaşiliğin iyi ve erdemli insan olma lütuflarını da göz önüne sermesini beklemek gerekirken, kardeşlik ve sevgi sözcüklerini birer zehirli çiçekler haline getirmeyi de göz ardı etmemiş yazar İskender Pala . Anlatım şekli ile sürükleyicilik kazandırılmış  bir kitap olması da verilecek bilinçaltı mesajlar için okuyucu zehirleme hamlelerinden biri olarak rol seçmiş. Kardeş kavgasını, Anadolu’da bir dönem yaşananları aşk penceresinden olabildiğince anlatmaya çalışmış.

Her iki hükümdarın Türk-Müslüman oluşu, aynı coğrafyada yaşamış olmalarından dem vurarak ortaya koyduğu sözde tarafsızlık anlayışının altında koyu bir milliyetçi(ümmetçi) Emev-i anlayışı yok değil dedirtti. Örneğin şahın sünn-i  annesi Alemşah Begüm’ü katlettirdiğini (60.-61. sayfa) uzun uzun anlatarak Şah’ı anne katili gösterme çabası içindedir. Tarihi kaynaklar ise aksine Alemşah Begüm’ün oğlunun sonuna kadar destekçisi ve hep birlikte olduğunu dile getirmektedir. Bu tezi ortaya koyarak, Yavuz’u Şah İsmail’den üstün gösterme gayreti değil de nedir! Yavuz Sultan Selim’in kardeşleri Şehzade Ahmet’i, Şehzade Korkut’u katletmesi gereklilikmiş gibi göstermektedir.

Sultan Beyazıd zaten savaş yanlısı değildi, devlet idaresini de vezir-i azamlarına bırakmış idi (149. Sayfa) diyerek  Sultan Beyazıd’ın şaibeli ölümünü ki (164. Sayfa) İhtiyar Sultan Beyazıd diyerek Yavuz’un üzerinde şaibeyi temizlemek için bilinçaltımıza mesajlar vermekten geri durmamaktadır. Yani demem odur ki ; Yavuz yiğitti, Anadolu da Şah İsmail’e katılım artmıştı, akıllı ve yiğit Yavuz bunu görür idi cümleleri ile Yavuz’u ön plana çıkarma çabası da gözden kaçmıyordu. Örneğin yazarın ağızından Can Hüseyin’’ şahsen ben babama bunu reva görmezdim, kimisi Yavuz’a destek verdi kimisi Yavuz’a hayırsız evlat dedi. Sevenleri ile sevmeyenleri ayırt edildi.

Selim o vakit anladı ki yeniçerinin başında bir cihangir olursa atlarını kişnetecek, bir yiğit ile şahlanacaklardı’’ diyerek. Yavuz’un arsız olduğunu değil de  haklı olduğunu sezdirmeden okuyucuya işlemeye başladığını gözler önüne sermektedir. Şehzade Ahmet bu olanları bilmez miydi? Ya da devletin gidişatının farkında olan sadece Yavuz muydu?  Ya da Yavuz da asi şehzade olmamış mıydı? Diye soru sormayı da insan kendinden alamıyor. Yetmemiş gibi Korkut’u asi şehzade ilan etmiş, tövbe eden, kabuğuna çekilip, kendini tasavvufa vermiş kardeşini katletmekten de geri durmamış bunu da Can Hüseyin’in ağzından ‘’asi şehzade öleli iki yıl oldu’’ diyerek  Yavuz’un da vicdanının gaddar olduğunu okuyucuya sezdirmemeye gayret gösteriyor gibiydi. Kısaca Yavuz devletin bekası için ailesini katletti, Şah ise annesi sırf Sünni diye öldürdü. Bir bakıma; Şah Yavuz oldu, Yavuz ise Şah oluverdi.

Bunların dışında yazar İskender Pala tarihi kaynakları dilediği gibi değiştirmekten geri durmamış bir de yanında alevi-bektaşi terminolojisinde hakim olmadığını göstermektedir. Örneğin: Can Hasan’ın ağzından: ‘’ O nasıl söz can? Sen bize emanetsin. Seni Kıble-i Alem Şeyh İsmail’e götüreceğiz.’’   ismail’e “şeyh”; taliplerine de “mürid” diyor. (sayfa 28) oysa alevi-bektaşi terminolojisinde şeyh de yoktur: mürid de…bu sıralamanın doğrusu; “şah, mürşit, pir, rehber ve talip’tir…”  hatta hatay-i(mahlas) hitayi olarak hatalı çevirmekten de geri durmamıştır. Yazar, kendi ideolojisine yenik düşüp düşmeme çabası içinde hem tarihi hem de alevi terimleri hatalı kullanmakta üstüne yok. 20 milyon Alevi’den, bir çok değerli tarih profesöründen yardım almaya gerek duymamışta, kasıtlı bir çaba içine girerek Şah ile Sultan adına hatalı bir aşk romanı yazmış.

Şah’ın Sünnileri, Yavuz’un Alevileri öldürttüğünü dile getirmiş fakat anlatım olarak  kullandığı betimleme sayısı o kadar farklı ki okuyucunun vicdanında adalet terazisi bir  diğeri  için ağır basmasında etken olarak kullanmıştır. Şah için (sayfa 57) ‘’ Şah efendimiz de suçluları cellada vermek, idam ettirmek, başını vurdurmak, kazığa oturtmak veya başka yollar yerine kaynamış yağ kazanlarına attırıyordu’’ diyerek kitabı okuyan Sünni kesimin içindeki mezhep düşmanlığını içten içe alevlendiriyordu. Yavuz için ne hikmetse öldürdüğü yüzlerce Alevi’den söz etmemekte, Pir Sultan Abdal dahil 300 bin alevi kanını döktüğü her tarih sayfasında yazarken bu konuları hiç irdeleme gereği duymadığını, eğer söylerse okuyucunun vicdan terazisinde eşitlik olacağının endişesini de belli etmektedir. Kitapta iddia ettiği gibi kardeş, sevgi, türklük ortak payde iken ‘’profesör’’ tarafsız kalmayı gözden kaçırmış olabilir miydi?

Yazar  Alevilik ceminde ibadet edenleri öyle tasvir ediyor ki evlere şenlik, cem:   Allah’a yakınlaşan, yaradan ile hemhal olup, dem ve devran üzere ibadet ederek hakikat kapısını aralamaya çalışan, bu nedenle yakaran insanların duygularını “dem (uyum-huşu) içinde devran sürmek” olarak ifade edilir. Fakat yazarımız ne hikmetse öyle bir tasvir çiziyor ki barda oturmuş iki dost rakılarını içerken aklıma taçlı geldi nasıl güzel kadın değil mi? Tarzı sorular ile okuyucunun alevilere karşı olan ‘’mum söndü’’ rivayetini bir kez daha gündeme taşımak ister gibiydi. Misal(sayfa 77); ‘’Bu çoşkulu cemin ve zengin demin heyecanı ile kendini meydana atan gelinler ve güveyler çoşkulu semahlar ile dönmeye başladıklarında Aka Hasan’ı yanıbaşımda buldum. Elime bir bade verip ‘bu da senin ergenlik cem olsun’, ‘taçlı nasıl güzel değil mi?’’ diyerek cem değil de içkili bir düğünden bahseder, isteyenin istediği gibi davrandığı  bir toplantı halinden bahsettiği de açıktır. Yani İskender Pala öyle bir kitap yazmak istemiş ki Alevilik inancının temeline dinamit koymak ister gibi bir hesabı olabilir sorusunu da akıllara getiriyordu. Unutmayalım ki cem cemevinde yapılır. Cemevi alevilerin ibadethaneleridir ve ibadethanelerde içkide içilmez.

Tarihi kaynaklar kitapta bir bir tahrip edilmeye de devam ediyordu. (Sayfa 251): ‘’ Şah yaralandıktan sonra yanındakilere emir verip Gülizar Begüm’ü ve Tahmasb’ı çağırtmış, savaş meydanından giderken onların da kaçmasını kendisi sağlamış. Bu haber Taçlı’nın içindeki şüpheyi doğrulamasına ve durduğu yere yığılıp kalmasına yetmişti. Er meydanından giderken kendisini değil de Gülizar Begüm’ün tercih edilmesi onurunu incitmişti zannederim.’’   Başlayarak kitabın son sayfasına kadar bir taçlı hikayesi dinledik amaç bize bir aşk hikayesi anlatmak mıydı? Veyahut  tarihi gerçekler içinde örüntülenmiş yaşanan bir aşkı dillendirmek miydi?  Tabi ki sözde tarafsız yazarımız Şah İsmail’i bir de buradan vurmayı göz ardı etmemişti çünkü gerçek olan Taçlı Begüm savaş alanından Şah İsmail ile birlikte ayrılmış, Tahmasb’ın tahta geçmesinde etkili rol oynamış bir begüm idi. Amaç tabi ki Şah İsmail’i öyle bir yenildi ki türk töresinin en önemli hususu olan haremini bile arkasında bırakarak kaçıp gitti diyerek Şah’ı okuyucu gözünde itibarsızlaştırma gayreti değil de nedir!

Hatta bunun üzerinden yola çıkarak Yavuz’u yüceltme yoluna girişmiş hatta Yavuz demiş ki(sayfa 282) ‘’ Efendiler, ağalar!… hangi alçaktır ki böyle bir güzelliğe kıyar da savaş meydanında düşmana terk edip gider. İsmail denen bu Rafizi köpeği bilmez mi ki Türk kadının namusu devletin namusuna denktir. Hangi zalimliktir ki bir Türk kızını düşman elinde koyarak hammiyetimizi zedeler.’’ Tarihi bilmeyen okuyucuya yine el altından gerçek olmayan tarihi anlatım ile  Sunni mezheplerinden olan Yavuz’u öven, alevi Şah’ı yeren bir görev üstlenmiştir.   Yazarımız tabi ki bir aşk hikayesi yazacak ama dini değerleri alet edip, gelenek ve görenekler ile dilediği gibi oynayıp, aslı astarı olmayan hikayeler kullanıp gerçekleri tahrip etmesi bir çok yurttaşımız için hem yanlış düşüncelere sebebiyet  verecek hem de diğer yurttaşlarımızı inciteceğini düşünmesi de gerekirdi. Belki de   içindeki gizli alevi düşmanlığını bu şekilde kustuğunu da  göstermiş olabilir.

Osmanlı tarihini de tahrip etmeye devam etmiş:  Yıldırım Bayezid Han’ın hanımı Türktü. Ankara savaşı sonrasında Timur Han’ın eline geçince Timur, kendisini çırılçıplak soydurdu ve askerlerine sakilik yaptırdı. Bu utanç dolayısı ile Osmanlı padişahları bir daha Türk kadınlarla evlenmediler. Romanı okurken bunları neden anlattığının ifadelerini de bulmuş oldum. Şöyle ki:“ Emir Timur ile Sultan Bayezit arasında geçenleri, Timur’un Yıldırım Hanın eşine yaptıklarını çok iyi biliyor ve Sultan Selim’in –o kanlı Selim diyor- Taçlı’ya böyle bir şeyi reva göreceğinden korkuyor. Acaba Selim de Emir Timur gibi davranır, Taçlı’yı soyundurup ordusunun önünde sakilik yaptırarak şerefini paymal eder miydi”    Bir defa esir edilen hanım Türk değildi. Sırp kralı Stefan Lazareviç’in kızkardeşi ( I. Lazar’ın kızı) Despina idi (Kaynaklarda adı Marya ve Olivera diye de geçmektedir) İkincisi Osmanlılar eşlerini savaş meydanlarına götürmezlerdi. Nitekim Despina da Yıldırım Bayezid’den olan iki kızı ile saklanmış oldukları Yenişehir’de yakalanarak Timur Han’ın katına gönderildiler. Timur Han bunları derhal Yıldırım Bayezid Han’ın yanına gönderdi. Zafername’nin kaydına göre Timur Han bu kızlardan birini torunu Ebubekir Mirza ile evlendirmiştir.

Alevilik terimlerine hakim olmadığı gibi Osmanlı terimlerine de hakim değil :(sayfa 169) ’’ona göre bir hükümdar tebaasını oluşturan bir Ermeni veya Arap, bir Kürt veya Gürcü arasında ayrım yapmayacağı gibi Sünni veya Şii, Hanefi veya Maliki arasında da yapmamalıydı’’ teba’a terimsel anlam olarak uyruk demektir. Aynı uyruktan olan topluluk, kimseler olarak geçer eğer teba’a kelimesini cümle içinde kullanacaksanız tek bir milletten söz etmeniz gerekir, eğer ki çeşitli etnik grupların olduğu bir toplumdan söz edecekseniz o zamanda reaya dersiniz.

“Ve ikisi de bunları getiren elçileri daha acımasızca öldürttüler. Diri diri derisini yüzdürterek, canlı canlı kazanda kaynatarak, yarı baygın kazığa oturtarak veya gözleri açık kayalardan atıp parçalattırarak… Şahın Sultan’dan farkı, öldürttüğü elçilerin kafatasından şarap içmeyi adet edinmesiydi, işte o kadar” açıkçası yazarın bu konuda okuyucuyu nereye yönlendirmek konusunda anlam çıkarmak çok zor. Zira bire on katarak anlatma sanatı bu olsa gerek. Nitekim;   Bir defa Yavuz  sadece Şah’tan gelen ilk mektuptaki ifadelere ve elçinin tavır ve davranışlarına sinirlenerek Şah Kulu Akay Bevey’i öldürttü. İşkence ettirdiğine dair hiç bir emare olmadığı gibi sonra gelen elçileri de öldürttüğüne veya böyle bir muameleye tabi tuttuğu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Diğer taraftan Yavuz  Safevi hükümdarına hiçbir zaman Sünni bir elçi göndermemiştir. Her defasında yanında esir bulunan Şii halifelerinden birini göndermiştir. Şahın ise kendisinden olanlara bu kadar zulümler yaptığını ve kafataslarından şarap içtiğini söylemek ne kadar akla ve vicdana sığar anlamadım.

Romanın kurgusunu açıkçası beğenemedim. Tarihi konularda ne kadar yanıltıcı bilgi varsa ise kurguda da aynı uygulamalar dikkat çekiyor. Çaldıran savaşında ikizini öldüren Can Hüseyin kardeşinin yerine geçip Yavuz’un kapı kulluğundan, Şah İsmail’in kapı kulluğuna geçiyor. Ve ne hikmetse Heşt Behişt teba’asından kimsenin dikkatini çekmiyor. Can Hasan’ın çocukluktan beri yanında olan Şah İsmail’in bile! Bir de romanın kurgusunu baştan sona oluşturan Taçlı Hatun meselesi var. Unutmayalım ki Taçlı hatun gerçek bir tarihi kişilik… Taçlı Hatun ise nasıl anlamak, nasıl değerlendirmek gerektiğine karar veremiyorsunuz. Şaha mı âşık, Selim Han’a mı? Çocukluk aşkı Ömer’e mi, yoksa şahın yanına gelişinden ölümüne kadar hiç yanından ayrılmayan Kamber’e mi? Diğer taraftan bu dördünün de tek tutkuyla bağlandığı kişi Taçlı Hatun mu? Neticeyi ve nasıl bir kişilik olduğunu neye göre değerlendireceğiz. Bu noktadan sonra aslında sorulması gereken en önemli sor şudur: tarihi şahsiyetleri yazarken o dönemin fikir ve düşünce iklimine girerek onların şahsiyetini, aldıkları eğitimi, inançlarını ve düşüncelerini dikkate alarak mı konuşturmalı yoksa kendi çağındaki insanın veya bizzat kendisinin fikirlerini mi onlara empoze etmelidir? O zaman sizin kimi yazdığınız ve anlattığınız daha net bir biçimde ortaya çıkacaktır.

 

 

Onur GÜMÜŞKAYNAK
Psikolojik Danışman
gumuskaynak.onur@hotmail.com

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Sponsor Bağlantılar