Jean Piaget – Erik Erikson

Rehberlik Servisi
668 Görüntüleme - Nisan 18, 2018
Sponsor Bağlantılar
Örnek Resim

 

Erikson ve Piaget psikoloji alanyazımına getirdikleri kavramlarla, kazandırdıkları birikimlerle bugüne kadar isimlerini ve kuramlarını daima hafızlarımızda tazeletmişlerdir.

Erikson, bireyin çevresiyle etkileşim içerisinde, yaşamı boyunca, kimliğini kazandığına dair kuramıyla; “kimlik bunalımı”, “ters kimlik” gibi kavramlarıyla, insana ve kişilik kuramlarına çağının ötesinde ve çağından farklı bir bakış açısı getirmiştir. İnsanın saldırganlık ve cinsel dürtülerden ibaret olan bir iç yapısına sahip olduğunun vurgulandığı bir asırda, insana değer veren, onu yücelten ve diğer bilimlerin bakış açılarını da insan psikolojisine yansıtabilen bir yaklaşım geliştirmiştir. Fakat egemen(!) bilimin görmezden gelişi, Erikson’un dilinin çevrilmesinin ve anlaşılmasının çok çetrefil olması, onun tanınmasını yavaşlatmıştır. Bu çalışmamızda tüm yönleriyle Erickson’u ve kuramını inceleyeceğiz. Öncelikle Erikson’un kişilik kuramının özetini, yaşamını, fikirlerini etkileyen unsurları ve eserlerini sonra ise kuramını açıklayacağız. Daha sonra insanın davranışçı yaklaşımın acımasız savlarından kurtaran bilişsel yaklaşımların çocuklarda gelişimini araştıran, inceleyen ve günümüzde de en temel yapıt olarak  kullanılan Bilişsel Gelişim kuramıyla Piaget’i inceleyip Erikson’la mukayesini yapacağız.

“The Restoration of the Self kitabında bir listedeki 10 teorisyen içerisinde yer alan Erikson’un fikirlerini atladılar ve etkili fikir akımlarından bahsederken onun adını bile anmadılar…”, “Erikson’a karşı yaptığımız ihmalin sebeplerini bulmanın ve evrimsel psikanaliz bünyesinde onun sahip olması gereken yeri açığa çıkarmak için onun fikirlerini tekrar gözden geçirerek hataların düzeltmenin zamanı çoktan geldi…”, “Kesin olan şu ki Erikson’un katalizör görevi görmesine; bugünki psikanalizin kavramsal gelişmesi içerisinde saygı gösterilmemektedir…”, “Özellikle psikanaliz alanındaki Erikson’un hak ettiği yer için uzun süredir devam eden ihmal, bunca kanıta rağmen sadece bize açtığı psikanalitik teori içindeki genişletilmiş ufuklar değil aynı zamanda onun teklif ettiği direk teknik ve klinik bilgiler içinde geçerlidir…” (Wallerstein, 2002, s. 52).

ERİK ERİKSON ve PSİKO SOSYAL GELİŞİM KURAMI

Erikson’a göre kişi, çevreyle etkileşim içerisinde, yaşam boyunca büyür. Bunun için Erikson’un kuramı “psiko-sosyal gelişim” olarak da adlandırılmıştır. Benlik, gücünü yavaş yavaş ve yaşam boyunca elde eder. Erikson bu gelişimin sekiz evrede oluştuğunu öne sürer. Bu sekiz dönemden her birinin kendisine özgü gereksinimleri, yerine getirilecek görevleri, çözülecek sorunları, duyarlı yönleri, dönüm noktaları, ve özgül bunalımları (kriz) vardır. Normal kişilik gelişmesi, bu gereksinimlerin karşılanması, sorunların çözülmesi, görevlerin uygun zamanda yerine getirilmesi, bunalımların atlatılması ile gerçekleşir. Böylelikle, çatışma denilen şey aslında sürekli, ve durmak bilmeyen bir süreçtir. Ve yine Erikson’a göre “bu çatışmaların çözümleri kültürden kültüre değişmektedir” (Kulaksızoğlu, 1999 s. 31). Birbirinden kesin sınırlarla ayrılmamakla birlikte her dönemin kendine özgü özellikleri, çatışmaları ve krizleri vardır. Kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte tüm insan yaşamının kendine özgü bir seyri vardır.

Aşamalı-türeyim ilkesi gereğince, her çağ, o döneme özgü temel bir çekirdek çatışmanın çözümünü içerir. Bu çekirdek çatışma, benliğin ruhsal-toplumsal gelişme süreci içerisinde aşması gereken bir dönüm noktası, bunalım, kriz olarak yer alır. Her çatışmanın biri olumlu, biri olumsuz iki karşıt kutbu vardır ve bu çatışma hiçbir zaman bütünüyle kesin bir çözüme kavuşmaz. Önemli olan, olumlu kutbun olumsuza göre üstünlük oranıdır, yine de karşıt olumsuz öğe çekirdek olarak bulunur.

YAŞAMI

Erik Homburger Erikson, Almanya’nın Frankfurt kentinde, Danimarkalı bir ana babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Daha doğmadan, babası annesini terketmiş ve Erikson Baden Eyaletinin Karlsruhe kentinde, annesi ve üvey babasının yanında büyümüştür. Üvey babası Theodor Homburger, Alman Yahudisi olan bir çocuk hekimidir. Biyolojik babası ile ilgili bu sır Erikson’dan saklanır ve yıllarca Erick Homburger olarak bilinir. Yahudi bir babanın sarışın, mavi gözlü, İskandinav tipli oğlu olarak hem Yahudi arkadaşlarınca hem de diğerlerince hep dışlanır. “Kimlik bunalımı” kavramını psikiyatri literatürüne kazandıran kişi böylelikle kendisi de kimliğiyle ilgili sorunlar yaşar. Sonraları kimlik, kimlik bunalımı ve kimlik kargaşası kavramları Erikson’un düşüncesinde çok önemli bir yer tutmuştur.

Genç erikson, Karlsruhe’deki lise eğitimi sırasında sanat konusundaki yeteneğini belli eder. Liseden sonra bir yılını Karaormanlarda, İtalya’da ve Alplerde gezerek geçirir. Yaşam üzerine düşünür, resim yapar, notlar alır. Bu gezginlik yılından sonra önce Karlsruhe’de, daha sonra Münih ve Floransa’da sanat eğitimi yapar.

1927 yılında, yüksek okuldan arkadaşı olan Peter Blos, Erikson’u Viyana’ya davet eder. Psikanaliz eğitimine devam etmekte olan Blos, o sıralar yine Viyana’ya psikanaliz olmaya gelen New York’lu Dorothy’nin dört çocuğunun eğitimini de kendi sorumluluğuna almıştır. İngiliz ve Amerikalı hastaların ve öğrencilerin çocukları için kurduğu yeni okulda çalışacak bir arkadaş aranmaktadır. Erikson bu teklifi kabul eder. Blos ve Erikson okullarını değişik bir biçimde örgütlerler. Çocuklar ders planının yapılmasında katkıda bulunmakta ve kendilerini serbestçe ifade etmektedirler.

Erikson bu dönemde Mrs. Burlingham aracılığıyla Freud ailesiyle tanışır. Anna Freud tarafından analiz edilmeye başlanır. Aynı zamanda bir ilkokul öğretmeni olan Anna Freud özellikle çocuk psikiyatrisi üzerinde çalışmaktadır. Anna Freud’un etkisiyle, Erikson da dikkatini çocukluğa çevirir. O yıllarda psikanaliz, sonraları geliştirilen katı kurallara sahip olmadığından, Anna Freud’la analiz dışında da görüşürler. Erikson böylelikle hem öğretmenliğini sürdürür, hem de Viyana Psikanaliz Enstitüsüne devam eder.

1929 yılında, Kanada doğumlu bir Amerikalı olan Joan Mowast Serson ile evlenir. 1933 yılında Viyana’yı terkederler. O sıralar tanıştığı, Imago Dergisinin kurucularından olan Viyanalı Hans Sachs, Erikson’u kendisinin çalışmakta olduğu Harvard Tıp Fakültesine, Boston’a davet eder. Erikson kısa bir süre Danimarka’da kaldıktan sonra, kentin tek çocuklu analisti olarak Bostan’a yerleşir ve Massachusets General Hospital ve Harvard Tıp Fakültesinde çalışmaya başlar.

Erikson, Cambridge’deki genç toplumbilimcilerden çok etkilenir. Özellikle Margareth Mead ve Ruth Benedict’in görüşleri Erikson’un, insan gelişimindeki kültürel farklılıklara odaklanan yaklaşımında etkili olurlar. Yalnızca üç yıl kaldığı Boston’da klinisyen ve araştırmacı olarak iyi bir ün yapan Erikson bundan sonra Yale Üniversitesi İnsan İlişkileri Enstitüsüne geçer. 1938 yılında Güney Dakota’ya giderek Pine Ridge Yerleşim Bölgesinde yaşayan Sioux Kızılderili Kabilesinin çocuklarını inceler. Bu çalışmalar sırasında, toplumsal ve tarihsel güçlerin çocuk yetiştirme biçimlerini etkileyişi konusunda edindiği gözlemler, ruhbilime ve toplumbilime önemli bir katkı olmuştur.

Erikson, 1939 yılında Berkeley’e gider ve bu kez orada bir balıkçı kabilesi olan Yurok Kızılderililerini inceler. Berkeley’den 1950 yılında ayrılır ve Masschusets’de Stocckbridge’e yerleşerek gençlerle çalışmaya başlar. 1960 yılında Harvard’a profesörlüğe çağrılır. Orada, yaşam süreci konusundaki kuramını, özellikle “kimlik bunalımı” kuramını anlatma olanağı bulunur. 1972 yılında San Fransisco’da Mount Zion Hospital’de psikiyatri konsültanı olarak çalışmaya başlar. Sonraki yıllarda da eski ilgi odaklarını koruyarak çalışma ve yazılarına devam etmiştir (Erikson, 1984 s. 53).

KİŞİLİK KURAMI

Erikson’un kişilik (gelişimi) kuramı, insan yaşamının sekiz zaman dilimine bölünmesiyle oluşan birbirinden farklı çağlardan oluşmaktadır. Bu zaman dilimlerinin ortak bir özelliği, olumlu ve olumsuz iki kutbunun oluşudur. Yani güven kazanımı olumlu bir kutup iken; onun karşıtı, güven kaybı ise olumsuz bir kutuptur. İnsanın, her çağda kazanması gereken nitelikler, yaşaması gereken tecrübeler, çözmesi gereken problemleri vardır. Olumlu ve olumsuz kutuplar arası yaşanan üstünlük çabası, çatışma olarak ifade edilir. Her devrede yaşanan çatışmaların sonucunda, kazanılanlar ve kazanılamayanlar sonraki aşamaları etkilemektedir. Bu da her devrin diğerleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Eğer birey bu devrelerdeki çatışmaları çözüme kavuşturamazsa gelişimi beklenen düzeyde olmaz. “Başka bir anlatımıyla birey, bir evrenin spesifik karmaşasını çözüme kavuşturamazsa, kişilik gelişimi bu evreye takılacağı için, tam olarak gelişemez” (Aydın, 2000 s. 85). Eğer birey bir devrenin gelişim düzeylerini tamamlayamamışsa diğer devrelere bu çözümsüzlükler taşınır ve sonraki dönemlerde çözümlenmesi ise ihtimal dahilindedir.

SEKİZ EVREYE GENEL BİR BAKIŞ

(Erikson, 1958)

  1. TEMEL GÜVENE karşı TEMEL GÜVENSİZLİK EVRESİ (0-1 yaş)

Bebekler hayatlarının ilk zamanlarında çevrelerine ve dünyaya güvenip güvenmeyeceklerine dair bir kanaat edinmektedirler. Bebeğin ilk psiko-sosyal görevi güvenmeyi öğrenmektir. Bu devrede bebeğin, annesiyle tensel teması son derece yüksek frekansa sahiptir. Annesiyle olan duygusal bağlılığı çok önemlidir. Eğer bebeklerin fizyolojik (beslenme, temizlenme, dinlenme, uyku) ihtiyaçları giderilirse; bebeklerle sevecen, tutarlı, düzenli bir ilişki geliştirilirse, bebek kendisinin sevildiğinden emin olursa, kendisini güvende hissedecek ve hayatının devam etmesi için her hangi bir engel hissetmeyecektir. Böylelikle mutlu ve iyimserlik duygularına sahip bir birey olabilmektedir. Bu güven kazanımı sadece anneye yönelik değildir. Anne birincil güven vericidir. Fakat babanın ve çevrenin vereceği güvene de bebeğin ihtiyacı vardır. “Buna göre, güven duygusu, özellikle annelerin, bebeklerinin beklenti ve gereksinimlerini düzenli olarak giderdikleri takdirde oluşur” (Aydın, 2000 s. 85).

Eğer bebek kendisini güvende hissetmezse, ileriki yaşlarında davranış anormallikleri, kişilik bozuklukları ve uyumsuzlukları gösterebilir. Duygusal olarak reddedilen, gereksinimleri giderilmeyen bebekler, çevrelerine güvenemezler, kendilerini değersiz hissederler. Değersizlik, karamsarlık, kararsızlık ve yetersizlik kaygıları artar. Peki bu güvensizlik ileriki yaşlarda daha olumlu yaşantılar haline çevrilebilir mi? Evet çevrilir. Çünkü Erikson, Freud’un aksine; bir devrede takılan bireylerin, diğer devrelere, çözülmemiş problemleriyle geçebildiklerini, sonraki devrelerde ise  bu sorunlarını çözümlemeye çabalamakta olduğuna değinmiştir.

Kendini güvende hissetmeyen bebekler annesi yanında olmadığı zaman ağlarken, kendini güvende hisseden bebeler anneleri yanlarından ayrıldığında da ağlamazlar.

  1. UTANÇ VE KUŞKUYA karşı ÖZERKLİK EVRESİ (1-3 yaş)

Çocuklar bu yıllarda sürekli yeni şeyler öğrenme çabası içindedirler, bu sebeple, kendilerini ve çevrelerini tanımaya başlarlar. Sürekli keşfetme çabası hakimdir. Bu dönemde çocuklar bağımsızlık ihtiyacı hissederler, bununda giderilmesi içinde özerklik isterler. Çocukların yeni ilgilerine karşı ebeveynlerin tutumları, çocukların bu devrede bağımsızlığa karşı utanma ve kuşkuculuk duygularını yaşamasına sebep olur. Eğer ebeveyn çocuğunun ilgilerini sınırlandırmaz, sorularını yanıtlarsa; çocuk, ebeveyn desteğini ve güvenini bir çok aktivitesinde alabilirse, hem kendi özerkliğini sağlamış olacak, hem de “ben kendimim”, “başkalarının malı değilim” diyebilecektir. Yapılabilecek rehberlik çalışmalarıyla çocukların yetenekleri ilgileri keşfedilecek, kendine güvenme, saygı ve kabul edilme duygularını yaşaması sağlanacaktır.

Çocuğun her merakına müdahale eden, yeni şeyler tanımasına, kendisini ifadesine fırsat vermeyen, çocuğunu sürekli olarak sınırlandıran ve ona seçme hakkı vermeyen ebeveynler, utanç içinde kıvranan her şeyden gereksiz yere kuşkulanan bireyler yetiştirmektedirler.

Bu çocuklar kendilerinden düşüncelerinden bedenlerinden çevrelerinden utanır ve kuşkuya düşerler. Özsaygılarını yitirirler. Ellerinden gelse dünyanın gözlerini kör edeceklerdir. Fakat bunun yerine kendilerinin görünmez olmasını istemek zorundadırlar.

Ebeveynlerin tutumları destek ve güvenleri, pekiştireçleri, sağlıklı yönlendirmeleri, çocuğun bu karmaşayı nasıl yaşayacağını belirleyen en önemli unsurlardır. Çocuklar herhangi bir şeyde başarısız olduklarında suçlanmamalı eleştirilmemelidir.

  1. SUÇLULUK DUYGUSUNA karşı GİRİŞGENLİK EVRESİ (3-6 yaş)

Çocukların büyümesi için salgılanan hormonlar, onların çok enerjik bir fizyolojisinin olmasını sağlar. Çocuklar bu sebeple aşırı hareketlidirler. Bu fazla enerji, çocuğun bir takım yeni aktivitelere yönlenmesine sebep olur. Yaptığı her davranış ebeveyninin hoşuna gitmeyebilir. Çocuklar akletmeden bir çok aksiyon içindedirler. Çocuğa ne yapıp-yapmaması gerektiğinin anlatılması, çocuğun kendisini ifade etmesine alternatif yollar sunulması, fizyolojik enerjisini boşaltabileceği eğitsel ve oyunsal yaşantıların oluşturulması, çocuğun girişken bir yapıya sahip olmasına, istediğini elde etmek için meşru tüm alternatifleri göz önünde bulundurarak yeni yöntemler geliştirebilmesine sebep olabilmektedir. “Kişiliğinin farkında olan çocuklar bu evrede kendilerini başkalarıyla karşılaştırır, cinsiyet ayrımının fark edebilirler. Keşfedicidirler, yeni deneyimlerden hoşlanırlar, kendi bakımlarını üstlenebilirler” (Pullukçu, 1994 s. 15). Bir takım ebeveynler, çocuklarına doğruları ve yanlışları anlatmayı denerken bir kısmı ise çocukları engellemektedir. “Ana babalar yalnız yasaklama ve yönlendirme yollarını kullanmakla kalmamalı; çocuğa, ne yapıyorlarsa bir anlamı olduğuna ilişkin derin, neredeyse bedensel bir inanma sağlayabilmelidirler. Son kertede, çocuklar engellemelerden değil, bu engellemelerin toplumsal anlamlarının yokluğu ya da yitiminden ötürü nevrotik olurlar” (Erikson, 1984 s. 7).

Aksine çocuğu cezalandırarak sınırlandırarak, tutarsız kararlar alarak engelleyen ebeveynler, kendine güvenemeyen ve girişken olmayan, çekinik kişilik sahibi çocukların yetişmesine neden olmaktadırlar.

Çocuklar bu devrede okul yaşamına hazırlanırlarsa enerjilerinin büyük bir çoğunluğu etkili eğitim yaşantıları haline dönüşerek sağlıklı ve akılcı bir yönlendirmeye tabi tutulmuş olurlar.

Bu dönemde:

  1. çocukların kendi istekleriyle bir şeyler yapmaları cesaretlendirilmeli
  2. çocuğun başarılı olması için uygun ortamlar hazırlanmalı
  3. çocuğa önce kolay işler daha sonra zor işler verilmeli
  4. çocuğun yaptığı hataya anlayış göstermeli, kendi hatasını bulmasını sağlanmalı
  5. çocuğun yaptığı işler önce sık sonra rasgele zamanlarda olumlu pekiştireçlerle ödüllendirilmelidir (İlgar, 1995 s. 63).

“Çocuk sorumluluk duygusu geliştirdikçe, kendi sorumluluk alışına izin veren roller, işlevler ve kurumlar üzerine biraz içgörü kazandıkça, alet ve silahları kullanmakta, anlamlı oyuncakları işletmekte ve daha küçüklerin bakımlarını üstlenmekte haz verici bir başarı duygusu bulacaktır” (Erikson, 1984 s. 18).

  1. AŞAĞILIK DUYGUSUNA karşı İŞYAPICILIK EVRESİ (BAŞARI) (6-12 yaş)

Çocuklar, artık okullu olmuşlardır ve yepyeni bir çevre, yepyeni ilişkiler ve dünya öğrenmişlerdir. Öğretmenler, arkadaş ve akran grupları, klikler çocuğun önem verdiği şeyler arasındadır. Ebeveynler, öğretmenler, bu devrede çocuklarla olan ilişki biçimlerine göre çocukların başarı veya aşağılık duygularını yaşamalarına sebep olabilmektedirler. Okulda başarılı olan çocuklar evde ve okulda aldıkları geribildirimlerle başarı duygusunu yaşamakta ve olumlu bir akademik benlik geliştirmektedirler. Başarısız çocuklar desteklendikleri ve hiçbir başarı kaydedemedikleri sürece olumsuz bir akademik benlik algısı geliştirir, derse okula öğretmene başarıya karşı olumsuz bir tutum sergiler. Kısacası reddederler.

Eğitimde bireyselleştirmelere giderek, insanların kendi öğrenme hızlarına göre eğitim verilmesi başarılı öğrencilerin başarısızlar nedeniyle geri kalmalarına engel olabileceği gibi başarısız öğrencilerin aşağılık duygusunu çok daha az yaşamasına neden olabilecektir. Bunun için mümkün olduğunca eğitim bireyselleştirilmeli, sosyalleşmeyi sağlayacak ara derslerle akran grupları bir araya getirilmelidir. Çocukların zeka düzeylerine göre verilecek sorululuklar, onların başarmasını sağlayacak ve daha büyük başarı duygularını yaşamaları için onları motive edecektir.

  1. ROL KARGAŞASINA karşı KİMLİK EVRESİ (12-18 yaş)

Bu evre ergenliğin içinde bulunduğu dönemdir. Ergenler başta kendilerinin kim olduğundan, yaşamın amacından, hayatın sonundan, geleceğini nasıl yönlendireceğinden tutunda dünya görüşlerine, yaşam biçimlerine kadar bir çok kimlik problemini çözümlemekle uğraşırlar. Bütün problemlerine bireysel çözümlerini aramaktadırlar. Tıpkı bir tünele girmişlerdir. Adı kimlik olan bu tünelde kendilerine en uygun kimlik yapısını seçip o tünelden çıkmaya uğraşırlar. Bir kimlik kazanma çabası sürer gider. En doğrusuna karar vermek için kimliklerin çoğu elbise gibi giyilip çıkarılır. Bu yaşanan karmaşayı “kimlik bunalımı” olarak isimlendirebiliriz. Kimi ergenler tünelden çıkamaz. Başarısız olurlar ve bir kimlik geliştiremezler. Kimi ise kendisinin değerlerini kimsenin kabul etmediğini görerek, toplumsal olmayan değerlere sahip gruplarla birlikte olarak “ters kimlik” geliştirirler.

“Ergenler temel iki sorunla ilgilenirler: kendilerini ne olarak hissettikleriyle karşılaştırmalı olarak başkalarının kendisini nasıl  hissettikleri” (Erikson, 1984 s.26). Ergenler, bu dönemde geleceklerini planlamak zorunda oldukları için, onlara mesleki rehberlik çalışmaları yapılarak ileride bir statü kazanması sağlanmalı, toplumsal rolüne hazırlanmalıdır.  Bu dönemde akran gruplarının, ergeni kabulü gene çok önemlidir. Diğer ergenlerce onaylanmak isteyen ergenler, eğer ebeveyn ve büyüklerince ve akran gruplarınca kabul görürse kimlik gelişiminde başarılı olurlar. Ayrıca “akran gruplarının onayına duyulan gereksinim, ergenin tüm kişiliğini kuşatabilir. Böyle durumlarda ergen, grup kurallarını yücelterek varlığını belirlenmiş bir amaç için adayabilir” (Aydın, 2000, s.90). Ahlaki normların, tartışıldığı, derin düşünsel bir yapının hakim olduğu bu devrede ergenler kendilerinin örnek alacağı insanlara muhtaçtır. Bunun için etkin özdeşlim modelleri sunulmalıdır.

  1. YALNIZ KALMAYA karşı YAKINLIK KURMA EVRESİ(18-26 yaş)

Kimlik bunalımını sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşurmuş genç yetişkinler, yeni dostluklar ve daimi olacak arkadaşlıklar edinmek isteyecektir. Kendi kimliğini başkalarınınkiyle kaynaştırmaya istekli ve gönüllüdür. Bunlardan en önemlisi ise evlilik yapacağı insanla yaşayacağı iletişimdir. Sosyal bir çevre ve yeni sosyal ilişkiler kuracaktır. Diğer insalarca kabul görme, onay alma sıkı ve kalıcı dostluklar kurma bu devrede kazanılması gereken niteliklerdir. Bu süreçte başarılı olan genç yetişkinler diğer insanlarla olan birlikteliklerinde yakınlık duygusu yaşarken, başarısız olanlar yalıtılmışlık, uzaklaşma duygularını ve bunun ezikliğini yaşayacaklardır.

  1. DURAKLAMAYA karşı ÜRETKENLİK EVRESİ (26-50 yaş)

Birey, bu devrede hayatından birinci dereceden sorumlu alan tek kişidir. Orta yetişkinlik diye ifade edilen bu zaman diliminde, eski birikimlerinden faydalanarak yeni şeyler üretme aşamasındadırlar. Gelecek kuşakları oluşturma ve onlara  yön verme çabası hakimdir. “Etkin bir hayat, etkin bir üretimle mümkün olur”  bu devreyi anlatmak için en önemli sözcük bütünüdür. Toplumsal faydalar gözetilerek alınan sorumluluklar yerine getirilir. İnsanlar adına bir şeyler yapma çabası gayet açık görülebilir.  Bu devrede problemli kimlik sahibi bireyler, kendilerinin de bir parçası olduğu toplumun faydalarını gözetmenin önemini umursamayarak, bu günlerde sıkça örneğini gördüğümüz sorumsuz çıkarcılıklarla meşgul olmayı daha faydalı bulmaktadırlar. Kendi başlarına kendi dünyalarını oluşturma ve “başımın dışındakinden bana ne” anlayışıyla bankaların, kamu faydasına kurulmuş kurumların gelirlerini çalarak daha müreffeh bir hayat sürme çabalarının, bu evredeki aksaklıklardan meydana gelmiş olabileceğini düşünüyoruz.

  1. UMUTSUZLUĞA karşı BENLİK BÜTÜNLÜĞÜ EVRESİ (0-…)

Son yetişkinlik olarak adlandırılan bu evrede, kişi o yaşına kadar yapıp ettiklerinin, “yapması gerekirken yapamadıklarının”, “yapmaması gerekirken yaptıklarının” hesabını, bir iç muhasebesini yapmaktadır. Kendi hayatını kendi gözüyle değerlendirmektedir. Nelerin eksik olduğunu, nelerin tam olduğunu gözlemlemektedir. Adeta kendi imtihanının sonuçlarını kavramaya çalışmaktadır. Çünkü ölüm gelmiştir ve kapıdadır. Belirlediği amaçları gerçekleştirebildiğini gören bireyler, mutluluklarını devam ettirebilmekte, buna karşılık amaçlarını gerçekleştiremeyen bireyler bir hayal kırıklığı yaşamaktadırlar. “Bu dönemin en güzel ürünü, anlamlı yaşantılarla dolu dolu geçirilmiş bir ömrün armağanı halinde gelen “damıtılmış  kimlik” örüntüsüdür” (Aydın, 2000 s. 91).  Bunun aksine diğer bireyler, boş bir yaşam geçirmekten hayıflanmakta, ölümü korku ve kuşkuyla beklemenin acısını duymaktadırlar. Çevresiyle iletişimi kopmuş, hırçın, anlamayan ve anlaşılmayan kişilikleri vardır. Duyarlı ve sınırlı bir anlayış onlarla kurulabilecek en doğru iletişimdir.

ERİKSON ve İNSANIN SEKİZ ÇAĞI

 

EVRE

 

KARMAŞA (ÇATIŞMA)

ANLAMLI İLİŞKİLER

OLASI SONUÇLAR

(Olumlu Sonuç – Olumsuz Sonuç)

Olumlu Kutup Olumsuz Kutup
1.

0-1 yaş

 

 

Güven

 

 

Güvensizlik Anne Anneye güvenli – güvensiz bağlanma;

Umut, inanç – duyusal çarpıtma, uzaklaşma

2.

2-3 yaş

 

 

Özerklik

 

 

Utanç ve Kuşku Ebeveynler Özerkleşme ve bağımsızlaşma girişimlerinde başarı – başarısızlık;

İrade, kararlılık – dürtüsellik, zorlanım

3.

3-5 yaş

 

 

 

Girişkenlik

 

 

 

Suçluluk Aile Toplum tarafından onaylanma, istenilen hedeflere bilinçli – bilinçsiz yönelim;

Amaç, cesaret – acımasızlık, engelleme

4.

6-11 yaş

 

 

Çalışkanlık ve Başarı

 

 

Aşağılık Duygusu Komşular,

Okul

Bireysel ve sosyal bilinç yeterliliği

kazanma – kazanamama;

Beceriklilik – beceriksizlik, atalet

5.

Erinlik

 

 

Kimlik Kazanma

 

 

Rol Karmaşası Akranlar,

Rol modelleri

Olumlu – olumsuz

benlik algılaması kazanma;

Bağlılık, sadakat – fanatizm, reddiye

6.

Ergenlik

 

 

Yakınlık

 

 

Yalıtılmışlık Arkadaşlar, Partnerler Başkalarıyla olumlu – olumsuz sosyal ilişkiler kurma;

Sevgi – ayrımcılık, dışlayıcılık

7.

Orta yaş

 

 

Üretkenlik

 

 

Durgunluk Ev ve İş arkadaşlar Aile, toplum ve insanlığın gelişimi için, olumlu – olumsuz değerler kazanma;

Özen, bakım – inkarcılık, uzatma

8.

Yetişkinlik

 

 

 

Benlik Bütünlüğü

 

 

 

Umutsuzluk Tüm insanlık Yaşamdaki sevinç ve üzüntüler ile, ölüme karşı benlik bütünlüğünü koruyarak geliştirmede, başarı – başarısızlık;

Bilgelik – umutsuzluk, kibir

JEAN PİAGET (1986-1980) ve BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMI

Piaget  : Rüzgâr nasıl oluşur?

Julia     : Ağaçlar.

Piaget : Nereden biliyorsun?

Julia     : Onları kollarını sallarken gördüm,

Piaget : Bu nasıl rüzgâr oluşturuyor?

Julia     : (Elini yüzünün önünde sallayarak) İste böyle. Ama onların kolları daha uzun. Hem

daha çok ağaç  var.

Piaget : Okyanuslardaki rüzgâr nasıl oluşuyor?

Julia     : Karadan oraya esiyor. Yok,yok. Dalgalardan… (Kurtuluş).

Felsefe ve ruhbilimin öncülerinden sayılan İsviçreli bilim adamı Jean Piaget meslek yaşamının büyük bir bölümünü çocukları dinleyip, gözleyerek ve dünyanın her köşesinden bilim adamlarının aynı konuda hazırladıkları bilimsel yayınları inceleyerek geçirdi. Piaget sonuçta; çocukların, yetişkinlerden çok farklı düşündüklerini ortaya koydu. Kendilerini ancak dile getirebilen binlerce çocukla yaptığı görüşmelerden sonra, Piaget söz konusu yaş grubunun dışa vurdukları  şirin, ancak mantığa aykırıymış gibi gelen görüşlerinin ardında kendilerine özgü bir düzen ve mantığı olan düşünce süreçlerinin yatabileceği sonucuna vardı. Einstein bunu, “yalnızca bir dahinin akıl erdirebileceği basitlikte bir buluş” olarak nitelendirdi. Piaget’nin ortaya attığı görüş, zekânın özünde yatan işlevlere yeni bir pencere açtı.

Piaget asla kendisini bir çocuk ruhbilimcisi olarak görmedi. Onun asıl ilgi alanı, Piaget bu konuya el atıp onu bir bilime dönüştürünceye dek, tıpkı fizik gibi felsefenin bir dalı olarak ele alınan bilgi kuramı idi. Piaget, bilgiye ulaşmanın birden çok yolu olduğunu ve bunların yargılama yoluna gidilmeden bir bilim adamının titizliğiyle incelendiğini öne süren, bir tür göreli bilgi kuramını oluşturdu. Piaget’den bu yana söz konusu alanın sınırları kadınlara özgü düşünce biçimleri, Afromerkezli düşünce biçimleri, dahası bilgisayara özgü düşünce biçimleri gibi konularla daha da genişledi. Gerçekten de, yapay zekâ ve zekânın bilgi işlem modeli Piaget’ye sanıldığından çok daha fazla şey borçludur.

Piaget’nin geliştirdiği kuramın özünde, çocukların bilgiye ulaşma yöntemlerinin derinliklerine inilmesinin genelde bilginin nasıl oluşup geliştiğine ışık tutacağı görüşü yatmaktadır. Bu görüşün gerçekten de bilginin daha iyi kavranmasına neden olup olmadığı ise, Piaget ile ilgili her şey gibi, tartışmalı bir konudur. Son on yıldır Piaget’nin görüşlerine bilginin beynin içsel bir öğesi olduğu yönünde bir görüşle karşı çıkılıyor. İncelikli deneyler yeni doğan bebeklerin Piaget’nin çocukların oluşturduklarına inandığı bilgilerin bir bölümüne doğuştan sahip olduklarını ortaya koyuyor. Ne var ki, bilişsel kuram alanında Piaget’nin günümüzde de dev konumunu koruduğuna inananlar için, bebeğin doğuşta sahip olduğu bilgi ile erişkinlerin sahip olduğu bilgi arasındaki fark öylesine büyüktür ki, yeni buluşlar bu açığı kapatmak söyle dursun, olaya daha da gizemli bir boyut kazandırmaktadır.

YAŞAMI

İsviçreli psikolog, Neuchatel Üniversitesinde Zooloji eğitimi aldıktan sonra psikolojiye yönelmiş, Zürih’te C. G. Jung ve Eugen Bleuer ile birlikte, daha sonra da Paris’te Sorbornne Üniversitesinde Alfred Binet ile çalışmıştır. Özellikle kendi çocukları üzerindeki gözlemleriyle, Binet’le çalıştığı dönemdeki gözlemleri, onu yapısalcı bir bilişsel gelişim modeli ortaya koymaya yöneltmiştir. Onu buna yönelten şey farklı yaş grup çocuklarının testlerde tipik hatalar yapmasıdır. İsviçre’ye döndükten sonra bu konularda yoğun araştırmalar yapmış, yaşamının sonuna kadar görev aldığı Cenevre Üniversitesinde çocuklardaki akıl yürütme süreçleri üzerine çeşitli araştırmalar ve deneyler yapmıştır.

Özellikle Fransız antropolog Claude Levi-Strauss’un yapısalcılından etkilenen Piaget, bu araştırmaların sonucunda bilişsel gelişimin her zaman aynı sırayı izleyen genetik olarak belirlenmiş dört evreden olduğunu varsaymıştır. Giderek daha çok düşünmenin, düşüncel süreçlerin gelişim seyriyle ilgilenen Piaget, kendi teorik yaklaşımına bilginin ve düşünmenin gelişim seyrinin incelenmesi anlamında genetik epistemoloji adını vermiştir. 20. yüzyılın en büyük gelişim teorisyeni olarak kabul edilen ve fizik, biyoloji, psikoloji, epistemoloji gibi alanlar arasında bir sentez yapmaya çalışan Piaget, yüzlerce makale, altmıştan fazla kitap yazmıştır.

BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMI

Piaget’ye göre çocuk, dünyanın pasif alıcısı değildir. Bilgiyi kazanmada aktif bir role sahiptir. Ayrıca, değişik yaşlardaki çocukların ve yetişkinlerin dünyaları  birbirinden farklıdır. Piaget bu farklılığın nedenlerini incelemiş ve bireyin dünyayı anlamasını sağlayan bilişsel süreçleri açıklamaya çalışmıştır. Piaget, bilişsel gelişimi, biyolojik ilişkilerle açıklamıştır. Piaget’ye göre gelişim, kalıtım ve çevrenin etkileşiminin bir sonucudur. Bilişsel gelişimi etkileyen ilkeleri de şöyle belirlemektedir:

  1. Olgunlaşma;
  2. Yaşantı;
  3. Uyum;
  4. Örgütleme;
  5. Dengeleme

İnsan yavrusu, bir takım davranış biçimlerini kalıtımla hazır olarak (fıtrat) getirmeseydi, karmaşık, bir organizma haline nasıl gelebilirdi? İnsan yavrusu, çok sayıda refleksle doğar. Bu refleksler, çevresine uyum sağlamasına yardım eder. Çevresindeki dünya ile ilgili hiçbir yaşantıya sahip olmayan bebeğin davranışlarını refleksler yönetir. Ancak bebek, biyolojik olarak olgunlaştıkça ve çevresiyle etkileşimleri sonucu yaşantı kazandıkça, refleksler değişikliğe uğrar. Refleksler, çocuğun çevresine uyum sağlamasına yardım konusunda yerlerini, bilinçli, karmaşık hareketlere bırakırlar. Burada önemli olan nokta; bilişsel gelişimde ilerleme olabilmesi için organizmanın biyolojik olgunluğa erişmesi ve çevresiyle etkileşimleri sonucu yaşantı kazanması gerektiğidir. Bilişsel gelişim, olgunlaşma ve yaşantı kazanma arasındaki sürekli etkileşimin bir ürünüdür. Piaget’nin, bilişsel gelişimde olduğu kadar, diğer gelişim alanlarında da etkili olduğuna inandığı diğer bir ilke de uyumdur.

Organizmanın  çevreye uyum yeteneği, kuşkusuz tüm canlılar için ortak bir özelliktir ve Piaget’nin de bilişsel gelişimi açıklamasında temel bir kavramdır. Piaget, bilişsel gelişimi, dünyayı öğrenme yolunda bir denge, dengesizlik yeni bir denge süreci olarak görmektedir. Diğer bir deyişle, alt düzeydeki bir dengeden, üst düzeydeki bir dengeye ilerleme, olarak tanımlamaktadır. Bu dengelenme sürecinin kesintisiz işleyebilmesi ise karşılaşılan yeni obje, durum ve varlıklara uyum sağlamayı gerektirir.

Uyum ilkesine ek olarak Piaget’nin bilişsel gelişimle ilgili gördüğü diğer bir biyolojik ilke de, organizmanın örgütlenme eğiliminde olduğudur. Her bir uyum hareketi, organize edilmiş  davranışın parçasıdır. Tüm etkinlikler koordinelidir. Uyum davranışı, örgütlenmiş bir sistemin, örgütlenmiş bir etkinliğin parçası içinde yer aldığı için düzenlidir. Örgütleme, sistemin düzenini koruyucu ve geliştiricidir. Örneğin; biyolojik olarak, pankreas, gerekli miktarda, insülin salgılayarak kandaki şekeri düşürür. Burada dolaşım sistemiyle iç salgı bezleri, vücudun dengesini korumak için organize edilmiş (örgütlenmiş) etkili bir sistem için koordineli olarak çalışır. Ancak bu koordinasyon ya da organizasyon, organizmanın diğer biyolojik fonksiyonlarından bağımsız değildir. Tüm organizmanın bir parçası olarak da işlevlerini yerine getirirler.

Benzer olarak organizmanın bu örgütlenme eğilimi, bilişsel gelişime de uygulanabilir. Örneğin; yeni doğan bebeğin nesneleri yakaladığını, emdiğini gözleyebilirsiniz. Ancak, bu etkinlikler, başlangıçta koordineli değildir. Birkaç koordinesiz yakalama ve emme etkinliğinden sonra artık, istediği nesneyi düzgün olarak yakalayıp emme davranışını gösterebilir. Böylece düzensiz etkinliklerden organize edilmiş  etkinliklere doğru bir ilerleme görülür. Örnekte de görüldüğü gibi,   organizma çevreye uyum sağlama, uyumu da bir organizasyon içinde gösterme eğilimindedir.

Piaget’ye göre uyum ve organizasyon biyolojik fonksiyon için olduğu kadar, bilişsel fonksiyon içinde önemli iki ilkedir. Bu iki ilkeye fonksiyonel değişmezler adı verilir. Yani organizmanın gerek biyolojik, gerek psikolojik gerekse bilişsel fonksiyonlarını yerine getirmesinde, duruma uyum sağlaması ve bu uyumu bir koordinasyon içinde gerçekleştirmesi yaşamsal bir öneme sahiptir.

Piaget’nin diğer bir ilkeside dengelemedir. Daha önce de belirtildiği gibi gelişim, alt düzeydeki bir dengeden üst düzeydeki bir dengeye ilerlemeydi. Çocuğun bilişsel dengesi, yeni karşılaştığı olay, obje, durum ve varlıklarla bozulur.  Onlarla etkileşimde bulunarak yeni yaşantılar kazanır ve yeni obje, olay, varlık ve duruma uyum sağlar. Böylece yeni ve üst düzeyde bir dengeye ulaşır. Ancak bu denge statik değil, dinamik bir dengedir. Çevre sürekli değiştiğinden ve öğrenmesi gereken şey bulunduğundan, denge sürekli olarak bozulacak ve yeniden kurulacaktır. Aksi taktirde öğrenme ve sonucunda da gelişme oluşamaz.

Piaget’nin Bilişsel Gelişim Kuramının Temel Kavramları:

Zeka:

Piaget, zekanın bir takım test maddeleriyle belirlenmesine karşıdır. Ona göre zekice davranmak, organizmanın yaşamı için en uygun koşulları sağlamaktır. Diğer bir deyişle zeka, organizmanın çevreye etkin bir şekilde uyum sağlamasına yardım eder; gerek organizma, gerekse çevre sürekli değiştiğinden, bu ikisi arasındaki  zekice etkileşimler de değişmek zorundadır. Zekice etkinlik, var olan her durumda, organizmanın en iyi koşullarda yaşamasını sağlamaya yöneliktir. Kısaca Piaget’ye göre her canlı yaşayabilmek için kendine en uygun koşulları bulmaya çalışır. Bunu gerçekleştiren temel etkende onun zekasıdır. Organizma, değişen olgunlaşma düzeyine ve çevresiyle etkileşimlerine bağlı olarak değişik yaşantılar kazanır. Dolayısıyla organizmanın zeka  düzeyine bağlı olarak gösterdiği performansta da farklılıklar vardır.

Şema:

Şema bireyin çevresindeki dünyayı anlamak için geliştirdiği bir bilgisayar programı gibidir. Çevresindeki problemleri anlama, çözme, dünya ile baş etme yolları yapıları olarak  düşünülebilir. Şema yeni gelen bilginin yerleştirileceği bir çerçevedir. Bilişsel yapılar ya da şemalar yoluyla birey çevresine uyum sağlar ve çevreyi organize eder. Piaget, vücudun yaşamını sürdürmesi için yapıları olduğu gibi zihninde yapıları olduğuna inanmaktadır. Kuşkusuz bu yapılar gözlenemez, ancak davranışlardan yordanabilir. Bazı yazarlar, genel olarak herkese özgü bilme yollarına, bilişsel yapı adını verirken, bir çocuğa özgü belirli bilme yollarına, yapılarına da şema adını vermektedirler. Yapılar, sürekli olarak olgunlaşma ve yaşantı kazanma etkileşimi sonucunda değişir, yeniden organize edilirler. Bir yaş çocuğunun şemaları ya da yapıları, dört yaş çocuğunun yapılarından farklılık gösterir. Bu farklılığı davranışlarında gözlemek mümkündür.

Şemayı somut olarak anlamanın en iyi yolu çocuğa uyarıcı sunmak ve ona karşı nasıl davranacağına bakmaktır. Şema kavramını somutlaştıran bir örnek: köye bir gezi sırasında, kırda yayılan koyunları ilk kez gören çocuk “baba köpeklere bak” der. Açıkça  görülüyor ki koyunlar çocuğun bildiği köpek ölçütlerine en uygunudur. Koyun uyarıcısıyla karşılaştığında, onu kendisinde varolan uygun şema içine yerleştirmiştir. Ancak koyunlarla etkileşimde bulunup yeni yaşantılar kazandıktan sonra, koyunun köpek olmadığını anlayıp onun için yeni bir şema, kategori oluşturacaktır.

Uyum:

Uyum fonksiyonel bir değişmezdir, yaşam boyunca devam eder. Bilişsel gelişim açısından olduğu kadar diğer fiziksel ve psikososyal gelişim açısından da sürekli olarak uyum sağlamak durumundadır. Uyumun iki yönü vardır. Bunlar, özümleme (assimilation) ve düzenlemedir (accomodation).

Özümleme, bireyin, kendinde varolan bilişsel yapılarla çevresine uyumunu sağlayan bilişsel bir süreçtir. Diğer bir deyişle; çocuğun karşılaştığı yeni bir olayı, fikri, objeyi, kendisinde daha önceden varolan bilişsel yapı içine alması sürecidir. Çevresine,kendisinde varolan bilişsel yapılarla tepkide bulunmasıdır. Örnek olarak çocuğun koyunları köpek şeması içine yerleştirmesi bir özümleme örneğidir.

Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi özümleme tek başına bilişsel gelişimi sağlamada yetersiz kalmaktadır. Dışardan gelen uyarıcıları, bireyin, sürekli olarak kendisinde varolan yapıları içine alması ve onlara göre tepkide bulunması gelişimi sınırlandırır. Bu nedenle, yeni obje olay, durumları anlamak, bilmek için varolan yapıların yeniden şekillendirilmesi, biçimlendirilmesi de gerekmektedir. İşte mevcut şemayı yeni durumlara, objelere, olaylara göre yeniden biçimlendirme sürecine “düzenleme” (accomodation) adı verilmektedir. Her yaşantı özümleme ve düzenlemeyi kapsar. Eğer mevcut bilişsel yapılar, yeni durumlara cevap vermek için uygun ise özümleme  yapılır. Yeterli değil ise mevcut bilişsel yapılar yeniden düzenlenir. Bu yeniden düzenleme kabaca, öğrenmeye eş değer görülmektedir. Yeniden düzenleme olmadan tek başın özümlemeyle öğrenme ve dolayısıyla gelişme mümkün değildir. Yukarıdaki örnekleri devam ettirecek olursak, koyunları köpek şeması içinde özümleyen çocuk, koyunlarla etkileşimde bulunduğunda koyuların köpeklerden farklı olduğunu görür ve köpeklere ilişkin şemasını yeniden düzenler. Belki koyunlar için ayrı bir şema oluşturur.

Özümleme ve düzenleme süreçleri, bebeğin emmesinden yetişkinin öğrenmesine kadar farklı karmaşıklık düzeylerinde meydana gelir. Örneğin; Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı konusunda kitap yazan bir yazar, bu konuyla ilgili çok çeşitli kaynakları okur. Elde ettiği bilgilerden daha önce bildiklerini kendinde var olan şemalar içine özümleme yoluyla alır; yeni karşılaştığı  bilgiler için ise, var olan şemalarını yeniden değişikliğe uğratarak ya da şemalarına eklemeler yaparak düzenleme sürecine baş vurur. Sonuç olarak tüm bilme etkinlikleri, özümleme ve düzenlemeyi kapsar. Ancak, ilk yaşantılar, son yaşantılara göre daha çok düzenleme içerir. Daha sonra yaşantılar birikerek bilişsel yapıların çoğalması ile, yetişkinler daha çok özümleme daha az düzenleme yapabilir hale gelebilirler.

Dengeleme:

Piaget’ye göre, bilişsel gelişimin temelindeki itici güç, dengeleme kavramında yatmaktadır. Ona göre, tüm organizmalar, doğuştan, kendileri ve başkalarıyla uyumlu ilişkiler kurmalarını sağlayacak özelliklere sahiptirler. Yani organizmanın tüm donanımı, en yüksek uyumu sağlamaya yöneliktir. Dengeleme de bu içsel eğilimi, yaşantılarla organize edici bir süreçtir.

Bilişsel gelişimde dengeleme, bireyin özümleme ve düzenleme yoluyla çevremize uyum sağlayarak dinamik bir dengeye ulaşması sürecidir. Gelişen bireyin çevresiyle tüm etkileşimlerinde dengeleme süreci yer alır. Dengeleme süreci bireyin çevreye uyumunu ve dengeye ulaşmasını sağlar. Ancak, bireyin denge durumu durağan (statik) değildir. Dolayısıyla ortaya çıkan yeni uyarıcılarla, bireyin denge durumu bozulur. Bu dengesizlik, özümleme ve düzenleme yoluyla giderilir ve yeni bir denge durumu sağlanır. Öğrenme, büyük ölçüde organizmanın denge durumunun bozulmasına ve dengenin, yeniden daha üst düzeye kurulmasına bağlıdır. Gelişimin sağlanabilmesi için bilişsel yapıdaki dengenin dinamik olması gerekir. Dengeleme sürecini harekete geçirebilmek için, bu süreç içinde yer alan özümleme ve düzenleme etkinliklerinin dengeli bir şekilde yer alması gerekir. Bireyi tamamen bilişsel yapıyı yeniden düzenlemeye zorlayan ya da tamamen özümlemeye yönelten etkileşimler dengeleme sürecini harekete geçirmez.

Eğer öğretmenler, çocukların düzeyinin altında davranışlar kazandırmaya çalışırlarsa, verilen bilgiyi kolaylıkla özümleyeceklerinden ilgileri dağılır. Onlar için bir dengesizlik söz konusu olmadığından dengeyi kurma içinde bir çabaları olmaz. Çocukların düzeyinin çok üstünde problem çözmeleri beklendiğinde de, halihazırda var olan şemalarıyla harekete geçmeleri mümkün olamayacağından problemi çözmekten vazgeçerler. Bu her iki durumda da dengeleme meydana gelmez. Dolayısıyla da ne öğrenme ne de gelişme meydana gelir. En üst düzeyde gelişim, özümleme ve düzenleme dinamik bir dengede olduğu zaman gerçekleşir. Etkili bir dengeleme ve ilerleme olması için, problem ve halihazırda bireyin sahip olduğu bilişsel yapılar arasındaki fark orta düzeyde olmalıdır. Hatta Piaget’ye göre birey, ne kendisinde var olan şemalarla hiç cevaplayamayacağı, ne de çok kolay bir şekilde cevaplayacağı durumlara ilgi duyar. Bu nedenle bireyi öğrenmeye güdüleyebilmek için orta düzeyde bir belirsizlik, dengesizlik yaratmak gerekmektedir (Senemoğlu, 39-46).

Bilişsel Gelişim:

Piaget’in bilişsel gelişim tablosu:

  1. Algılama
  2. Bellek
  3. Kavrama
  4. Muhakeme
  5. Düşünme
  6. Kavrama

BİLİŞSEL GELİŞİM DÖNEMLERİ

Bilişsel gelişim dönemlerini incelerken çocuğun bulunduğu dönemde genel gelişimi hakkında ön bilgi mahiyetinde sunumlara yer verilmiştir.

  1. (0-2 yaş)                     Duyusal Motor Dönem        Bebeklik Dönemi
  2. (2-7 yaş)                     İşlem Öncesi Dönem             İlk Çocukluk Dönemi
  3. (8-11k, 13e yaş)         Somut İşlemler Dönem        Son Çocukluk Dönemi
  4. (11k,13e- )                  Soyut İşlemler Dönemi         Ergenlik Dönemi ve Sonrası

 

BEBEKLİK DÖNEMİ (0-2 YAŞ) 

İnsan gelişimi döllenmeden başlayarak yaşamın sonuna dek sürer. Genel olarak doğumdan sonraki ilk iki yıl içinde insan yavrusu “bebek” olarak kabul edilir. Doğumdan iki yaşına kadar olan evreyi kapsar. Bu dönemde çocuk çevreye muhtaçtır,  temel ihtiyaçlarının (beslenme, temizlenme) ailesi tarafından karşılanır. Bedensel gelişme daha gözle görülür bir hızdadır. Bunun yanında zihinsel, duygusal, dil ve psikolojik gelişimi de çok önemlidir. mümkündür. Çevreyle ilk tanışıklık gerçekleşir. Bu dönemde itinalı bakım ve gözetim, çocukta güven duygusunu oluşturmaya büyük çapta yardımcı olabilir (Yörükoğlu, s. 19). Tuvalet eğitiminin kazanıldığı bu dönem ikinci ve üçüncü yaşı içine alır. Yürümeye ve konuşmaya başlamıştır. Kazanılan bu iki önemli yetenek sayesinde bağımsız hareket etmek ister. Sürekli oradan oraya koşuşturur, her yere uzanmak, her şeyi tutmak ister. Çevresini araştırmaya keşfetmeye çalışır. Su ile oynar, yemekleri döküp saçmaya başlar, isteklerini karşı çıkılmasına dayanamaz, ağlar, başına buyruk, ele avuca sığmaz, öfkeli bir çocuk olup çıkmıştır. Piaget bu döneme “Duyusal Motor Dönem” adını vererek gelişim basamakları açısından farklı dönemlere ayırmıştır (Yavuzer, s. 61):

Bu dönemde bebek, farkındalığın hiç olmadığı bir dönemden yakın çevresindeki duyusal motor eylemleri gerçekleştirebilme yetisine sahip, nispeten uygun bir düzene geçer. Bu, pratik bir düzendir ve çevresel fenomenlerin sembolik kullanılışlarından çok, onlara basit algısal ve motor uyumları gerektirir. Duyusal-motor dönemin sonlarına doğru sembolizasyona doğru aşamalı bir geçiş görülür.

(00-02 ay)       Refleksler Dönemi:

Doğumdan birinci aya kadar yaşamak için zorunlu olan reflekslerin yeterliliğine ihtiyaç vardır. Bebek bu dönemde bazı davranışları tekrarlar. Piaget bunlara şema der. Anne memesini emme, avuç içi refleksi (yakalama), moro refleks vs… Bu dönemde dahi, Piaget’nin dile getirdiği bebeğin pasif değil aktif bir varlık olarak kendisinin dönüşlü eylemi başlatmasıdır.

(02-04 ay)       I. Döner Tepkiler:

Duyusal motor dönemin ikinci aşaması birinci aydan dördüncü aya kadar olan bölümdür. Bu dönemde birincil sirküler tepkiler ortaya çıkar. Bunlar bebeğin bedeni bunlar odağı bedeni olan ve düşünce olmadan, gerçekleşen uyum yerleşene kadar tekrar edilen sirküler eylemlerdir. Bu eylemler amaçsızdır. Birincil sirküler eylemlere sürekli başparmağı emme yada battaniyeyi parmaklarının arasına alıp oynama gösterilebilir.

Bebek sahip olduğu şemaları başka obje ve kavramlara dönüştürür. Şemaların bu şekilde tekrarına özümseme der. Meme emen çocuğun bu dönemde bu davranışını başka şekillerde gerçekleştirmeye çalışma isteği görülür. Parmak emme meme emmenin dönüştürülmüş haliyle başlar. İlk temel alışkanlıklar kazanılır.

(04-08 ay)       II. Döner Tepkiler:

Duyusal motor dönemin üçüncü dönemi dört ve sekizinci ayları kapsar ve daimi bir istemliliğin artışıyla kendisini gösterir. Önemli nokta ikincil sirküler tepkilerin gelişmesidir. Bu dönemdeki tepkiler öncelikle vücudu odak almaktan çok  çevreyi tanımaya ve nesneleri kullanmasını gerektirir. Bu nedenle ikincil tepkiler olarak adlandırılırlar. Bu dönemdeki eylemlerde sirküler olarak tanımlanırlar çünkü; birbiri ardına tekrar edilen eylemlerdir. Örnek olarak karyolasının üzerinde asılı oyuncağı hareket ettirmek için devamlı kollarını sallayan bir bebek gösterilebilir. Bu dönemde çocuk kasıtlı eylemler yapmaya başlar. Neden sonuç ilişkisi fikri oluşmaya başlar. Amaç-araç birbirinden ayrıdır, nesne sürekliliği oluşmamıştır.

(08-12 ay)       4. Dönem:

Duyusal motor dönemin dördüncü aşaması sekizinci ve on ikinci ayları kapsar. İkincil tepkilerin eşgüdümünü gerektirir. Araçlar ve sonuçlar net bir şekilde ayırt edilir. İlk kez amaca yönelik hareket eder ve basit sorunları çözmeye başlar. Daha önceleri eylemin ayrık olan şemaları (belli bir sorunu çözmek için kullanılan genel yanıt), bu aşamada ben ve ben olmayan ayrılmaya başlar. Nesne devamlılığı kazanılır. Bebek görüş alanından çıkmış bir nesneyi izlerse, nesnenin kendi eylemlerinden ayrı bile olsa hala nesnel bir varlığının olduğunu fark etmeye başlar. Niyetli davranış görülür, amaçla-aracın bağlanması ve yeni durumlara uygulanması gerçekleşir, çocuk arzusunu tatmin etmek ister, oyun becerisi gelişmiş ve oyun oynar.

(12-18 ay)       5. Dönem:

Nesne devamlılığı dördüncü aşamada tamamen çözümlenemez. Bu dönemde nesnenin hareketleri bir parça karmaşık olursa zorluk çeker. Duyusal motor dönemin beşinci aşaması olan on iki-on sekizinci aylar arasında bebek şu gerçeğin farkına varır. Bir nesne uzamsal olarak yer değiştirse de hala devamlılığını koruyabilir. Böylelikle nesnenin değişmezliği daha iyi saptanmaktadır. Artık süreklilik bebeğin nesneyi tek belirli bir yerde bulmadaki eski başarısından ayrı şeydir. Beşinci aşamanın bir diğer yönü üçüncü sirküler tepkilerin gelişimidir. Bu tepkiler yeni nesneleri ve olayları tanımada yani bir başka deyişle yeniliği merak etme, üçüncü sirküler tepkinin karakteristiğidir.aktif deneme yanılma yoluyla bebek hedefe ulaşmanın yeni yollarını bulur. Oysa bu davranışlar dördüncü aşamada daha bir basmakalıptır. Bebek, yeni değişimle, bu değişimin nesneyi ya da onu edinme yeteneğinin nasıl etkileyeceğiyle ilgilenir. Faal deneme yanılma yoluyla yeni araçların keşfi görülür, olgunlaşmış nesne sürekliliği gerçekleşir, çevreyi aktif denetleyebilir.

(18-24 ay)       6. Dönem:

Altıncı aşama iki yaşa kadar olan aşamadır. Bu  dönem açık eylemden örtülü soyut betimlemeye geçişle tanımlanır. Çocuk yakın çevresinde bulunmayan nesneleri betimlemek için soyut sembollerden yararlanabilmektedir. Amaçlı faaliyet için mevcut deneyimin sınırlandırılması azaltılır. Çocuk birkaç sembolik şekil aracılığıyla o an mevcut olmayan modeli betimleyebilme yetisine sahiptir. Bu dönemde soyut betimleme ve icadın ortaya çıkmasıyla çocuk belirli bir davranışı gerçekten eyleme dönüştürmeden önce eylem ya da durumları simgelerle ifade edebilmektedir. Duyusal motor dönemin bu son aşamasında nesne devamlılığı kavramı daha açık bir biçimde yerleşmektedir. Artık çocuk uzamsal olarak yeri değiştirilmiş nesneyi en son saklandığı yerde değil, en son gözden kaybolduğu yerde arayacaktır. Çocuk çevreyi taklit edebilir, birkaç kelime tekrarlayabilir. Nesneyi temsil edebilir.

İLK ÇOCUKLUK DÖNEMİ (2-7 YAŞ)

Bu dönemde çocuk konuşkan, cıvıl cıvıl ve hayat doludur. Sürekli sorular sorar: “Anne bu ne? Baba bunun adı ne?, Neden?, Niçin?,” soruları bitmek bilmez. Sık sık büyüklerin sözünü keser, “bana da söyle” diye araya girer. Her şeyi bilmek, tanımak ister. Bir önceki dönemin inatçılığı gitmiş onun yerini uyumluluk ve söz dinlerlik almıştır. Bu dönemin en belirgin özelliği olan kendi işini kendi görmeye bayılır. Çok canlı bir hayal gücü vardır. Duyduklarını abartır, gördüklerini çarpıtarak anlatır. Olmamış şeyleri olmuş gibi anlatır. Çizikler, sıyrıklar ve küçük yaralanmalardan çok etkilenirler. Bir damla kan görse avaz avaz bağırır, ağlar. Kız veya erkek olduğunu ayırt eder. Anne babaya benzeme çabası içine girerler. Kız çocuğu anneye hayrandır, anneyle bir arada bulunmaktan, onunla mutfakta iş yapmaktan çok hoşlanır. Annenin hoşuna gidecek işleri yapmaya özen gösterir. “Bak anne ben ne yaptım” diyerek ondan övgü bekler.

Anneyi giyinirken, soyunurken, süslenirken izlemeyi çok sever, dudaklarını boyamaya annesinin topuklu ayakkabılarını giymeye bayılır. Erkek çocuklar da babaya hayrandır. Onun gözünde babadan daha becerikli, daha akıllı ve daha güçlü kimse yoktur. Arkadaşlarına “Benim babam senin babanı döver” diye tartışmaya girişir. Babası gibi tıraş olmaya, babasının sigarasını ağzına almaya kalkar. Kızın anneyi benimsemesi, erkek çocuğunun da babayı örnek alması kişiliğin gelişmesinde en önemli olaydır. Erkek çocuk erkek kimliğini  babaya benzeyerek, kız çocuk ta kız kimliğini anneye benzeyerek kazanır. Psikolojide buna “ cinsel özdeşim” adı verilir. Bizim dilimizde bunu anlatan pek çok ata sözleri vardır. Örneğin “kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğlan babadan öğrenir koyun yüzmeyi” gibi. Bu dönemde oyun çocuklar için ayrı bir özelliğe sahiptir. Biz yetişkinler gözüyle oyun, çocuğun eğlenmesine, oyalanmasına yarayan amaçsız bir uğraştır. Oysa çocuk oynadıkça duyuları keskinleşir, becerisi artar. Çünkü oyun, çocuğun en doğal öğrenme ortamıdır. Duydukları, gördüklerini sınayıp denediği, öğrendiklerini pekiştirdiği bir deney odasıdır. Oynayan çocuk kendi küçük dünyasındadır. O dünyaya kendisi hakimdir. Kuralları kendisi koyar, kendisi bozar. Yaşıtları dışındaki kimsenin bu dünyaya girmesini istemez. Evcilik oynayan küçük çocuklar büyükleri yanlarına yaklaştırmazlar.

Piaget bu dönemin zihinsel gelişim özelliklerini şöyle açıklar (Yavuzer, s. 88):

İşlem Öncesi Dönem:

Kavram öncesi aşama iki yaşından dört yaşına kadar olan dönemi tanımlar ve işlem öncesi dönemin iki alt döneminden biridir. Bu aşamada çocuk dil yeteneklerini ve sembol oluşturma becerisini geliştirir. Belirteçleri (nesnel durum, objelerin yerine geçen kelime ve imgeler) anlamlardan (bu kelime ve imgelerin ima ettiği algılanamayan durumlar-olaylar) ayırt etmeye başlar. Bu dönemde  bebek şu gerçeğin farkına varır. Bir nesne uzamsal olarak yer değiştirse de hala  kendi devamlılığını koruyabilir. Sembolik işlevin ortaya çıkması, çocuğu yakın çevrede fiziksel nedenlere göre davranmaktan bağımsız kılar. Sembolik işlev çocuğun geçmiş deneyimini şimdiki durumlara uygulamasına olanak tanır. Bu düzeyin bir diğer temel özelliği modellemenin gittikçe daha az belirgin olması ve artan biçimde içselleşmesidir. Oyun esnasında hayal gücü ortaya çıkar. Çocuk nesnelere, kendileri dışındaki olguların sembolleriymişçesine davranma yetisi geliştirir (süpürgeyi at olarak kullanabilir). Bu düzeyde çocuk gittikçe artan bir biçimde dış dünya ve kendi eylemlerinin soyut betimlemelerini denemeye başlar. Fakat düşünce olgun düşünceden oldukça farklıdır. Örneğin Piaget tarafından “suncretism” olarak tanımlanan birbirinden farklı şeylerin aynı kümelerde toplanması (mutfaktaki tencere, bisküvi, paspas vb. bir gruptur) gibi, kavram öncesi düşünce aynı zamanda ben merkezcidir. Çocuk sadece kendi bakış açısıyla düşünür ve kendini diğer bir kişinin yerine koyma yetisine sahip değildir. Yani kendisini eleştiremez. Güneş çocuk için doğar ve batar, dünya onun için döner, anne baba sadece kendisine hizmet etmelidir vs. Kavram öncesi düşünce aynı zamanda, odaklaşma eğilimindedir. Bir sorunun çok yönlü boyutu asla ele alınamaz. Tekil özellikler çok boyutlu, bütünleşmiş bir modelle, bir araya getirilemez (Senemoğlu s. 39-46).

Sezgisel aşama, işlem öncesi iki alt bölümün yaklaşık dört yaşından sekiz yaşına kadar olan ikinci aşamasıdır. Bu somut işlemler düzeyine hazırlık dönemidir. Bu dönemde, önceki dönemde olduğundan daha karmaşık düşünceler ve imgeler oluşturulur ve çocuk devamlı kavramsallaştırma yeteneğini geliştirir. Temel bir sınıf ve sınıf oluşturma içerme kavramı yerleşir. Fakat; mantıksal ya da ilişkisel nedenlere bağlı değil algısal benzerliğe dayanmaktadır. Örneğin çocuk deniz yıldızını türe dayalı karşılaştırma ve sınıflandırma yerine kaya ya da taş benzeri nesnelere olan benzerliğinden dolayı onu bir çeşit taş olarak sınıflandırabilir. Bu dönemin bir başka özelliği de düşüncenin tersine çevrilememesidir. Yani tek yönlü (boyutlu) düşüncedir.

Bu dönemdeki bir çocuğa aynı miktarda su; önce biraz dar ve sonrada biraz geniş olan bir kaba boşaltılıp çocuğa hangisinde daha fazla su olduğu sorulursa çocuk dar ve uzun olan kabı gösterecektir. Burada algısal olarak bir boyutuna odaklaşan çocuk iki yada fazla boyut arasında düzen sağlama yetisinden yoksundur.

Sezgisel aşamada çocuklar korunumu kavrayamayabilirler. Çünkü nicelik ya da miktar gibi soyut kavramları tanımlama yetenekleri de sorunun algısal nitelikleriyle sınırlıdır. İşlem öncesi dönemdeki çocuk asıl durumu eskisi haline getirecek işlemden haberdar değildir. Dönemin en önemli özelliklerinden birisi de animizmdir (Şimşek, s. 210; cansız varlıkların, canlı varlıklar gibi telakki edilmesidir).

SON ÇOCUKLUK DÖNEMİ (7-11K/13E YAŞ)

Okula başlayış ailenin yaşamında çocuğun konuşması, yürümesi gibi önemli bir aşamadır. Okula başlama çocuk yönünden belli bir zeka ve duygusal gelişimi tamamlamış olmayı gerektirir. 6 yaşını bitirdiği halde zekası yeterli olan bir çocuk ruhsal bakımdan evden ayrılabilme olgunluğunu göstermeyebilir. Özellikle oyun ve arkadaşlıktan uzak tutulmuş, dışarı çıkarılmamış çocuklar için evden ayrılış ürkütücüdür. Okulların açıldığı ilk günlerde, her sınıfta birkaç anneyi sıralarda çocukları ile birlikte otururken görmek olağandır. Okula korku ile giden ve hep evi düşünen bir çocuğun kendini okuma ve öğrenmeye vermesi kolay olmaz. Ayrıca yaşıtları içine karışması, birlikte oynaması ve arkadaşlık kurması güç olur. Okula uyumu ve başarısı bir anlamda anne-babanın yetiştirmedeki başarısının bir ölçüsüdür.

Zeka nedir? Zeka zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme,  yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Piaget’e göre uyum becerisidir (Yavuzer, s. 44). Öğrenme ile zeka arasında yakın bir ilişki olduğunu bu tanımdan anlıyoruz. En zeki kişi en çabuk ve en çok öğrenebilen kişidir. Zekanın gelişim evreleri: iki yaşından önce kavramların belirmediği gerçek anlamda genelleme zeka yeteneğinin gelişmediği yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Doğumdan iki yıl sonrasına kadar devam eden bu dönem duyusal hareketlilik dönemidir. Bu dönemde çocuk duyularını kullanmaya, uyaranlara uygun tepkiler vermeye ve devinimleri yinelemeye çalışır. 2-4 aylar arasında ellerini izlemeye başlar, ama bir nesneye uzanamaz. 5 (beş) aydan önce görüş alanından çıkan bir nesneyi aramaz. Örneğin renkli bir çıngırak gözü önünde yastığının altına konsa gözünü dikip oraya bakmaz.

Görüş alanından çıkan nesne onun için yok olmuştur. sekizinci aydan sonra gözden uzaklaşan örneğin yastık altına konan bir emziği arar bulur. Ancak emzik oradan alınırsa emziği yine aynı yerde arar. Çocuk birinci yaştan sonra bir değnek yardımıyla oyuncağı kendine çekmeye çalışır, bir oyuncağı ilk sakladığı yerde değil son sakladığı yerde arar. İki yaşından sonra çocukta kavramlar gelişmeye başlar. Bu evrede çocuk nesneleri başka şeylerin simgesi gibi kullanmaya başlar. Örneğin bir değneğe binip at gibi dolaşabilir elindeki bebekle canlıymış gibi oynar ve konuşur. Dil hızla gelişir. Simgelerle konuşma ve genelleme başlar. Çocuğun sayı, zaman, büyüklük, renk, ağırlık gibi kavramları çok basit düzeydedir. 4-7 yaşlar arasındaki çocuk iki eşit bardağı su doldurulsa, sonra bu bardaktan biri daha uzun ve ince bir bardağa boşaltılsa ve çocuğa hangisinde daha çok su olduğu sorulsa, ince uzun bardağı gösterir. Çocuğun sayıları öğrenmesi de başlangıçta ezber yoluyla olur. Örneğin parmaklarını sayması istenen çocuk baş parmaktan başlamışsa bu istek yineleyince ancak baş parmaktan başlayarak doğru sayabilir. Serçe parmağından başlaması istenirse “bu bir değil” diyerek baş parmağının bir olduğunu söyler.

Başka bir deyimle sayı kavramı daha yerine oturmamış, nesnelerden ayrı soyut bir nitelik kazanmamıştır. Somut işlemler dönemi adı verilen 7-11 yaşları arası sayı, zaman, uzay, ağırlık, boyut, hacim kavramları iyice yerleşmeye başlar. Ancak soyut düşünme yeteneği henüz tam gelişmemiştir. Onur, millet, ülke, ölüm gibi kavramlar daha çok tam anlamadan okulda ezberlediği şekliyle zihinde yer eder. Bu yaş çocukları deyimleri anlamakta güçlük çeke, benzetmeleri somut anlamları ile kavrarlar. Örneğin “büyük adam” sözünü iri ve uzun boylu adam olarak anlarlar. 11 yaşından sonra ise soyut kavramların yerleşmesi ve kavranması gerçekleşir. Yukarıda sözünü ettiğimiz kavramlar bu yaşlardan sonra gelişmeye başlar. Ancak zeki çocuklarda soyut düşünce, mantık yürütme ve muhakeme zeka oranına göre daha erken yaşlarda başlar. Piaget bu dönemi somut işlemler dönemi olarak açıklar (Yavuzer, s. 115):

Somut İşlemler Dönemi:

Bu dönemde çocuklar mantıksal düşünüşün temellerini atarlar. Bir önceki dönemle arasında hayli fark vardır. Somut işlem dönemindeki çocuk algıya dayalı değişimlere rağmen niceliğin değişmeden kaldığı fikrini kavrar. Yine bu dönemde işlemleri ters olarak düşünebilir. Tersine dönüştürebilir. Artık aynı hacimdeki ince uzun kapla geniş kap arasında hacim olarak fark olmadığını bilir (çok boyutlu düşünce). Bir önceki dönemle ayıran bir başka özellikte ayırt edilen sınıf ve sınıfsal içerme kavramının çocuk tarafından geliştirilmekte olmasıdır. Parça bütün ilişkiside aynı anda düşünme yeteneğinin gelişmesiyle paralel gelişim gösterir.

Diğer farklar ise; sosyal ilişkileri gelişir, temsil ve rol yeteneği, ilişkisel terimleri kullanma yeteneği gelişir işlem öncesi dönemdeki çocuk ilişkisel ifadelere nesnelerin mutlak nitelikleri olarak bakar (daha koyu yada daha geniş gibi), yine bu dönemdeki çocuk nesneleri ağırlık, büyüklük veya niceliksel başka özelliklere göre sıralama, gruplandırma, sınıflandırma yeteneği vardır ve gelişir. Piaget bu kavramsal yeteneğe “serileme” demiştir. Son olarak da somut işlemler dönemindeki çocuk bir dizi eylemin soyut betimlemesinden de faydalanabilmektedir.

ERGENLİK DÖNEMİ (11k,13e-25)

Çocuğun çocukluk dönemini terk ederek kavuşmak için can attığı, fakat vuslattan itibaren de bir an önce ergenlik bataklığından çıkmak istediği bu karmakarışık, fırtınalı ve stresli dönem ergenliktir. Hayat ergen için artık çok değişmiştir. Çünkü asıl değişim kendisindedir. Fiziksel özellikleri, düşünceleri, algı ve hisleri, kendisine ait her ne varsa büyük bir sarsıntı geçirmekte, bir çok yerde heyalan ve depremlerle mücadele etmektedir. Bu yorgunluğun içerisinde ailesiyle, arkadaşlarıyla bir çok sürtüşmeler, sosyal ilişkilerinde yalnızlık, yaşadığı sıkıntıları arttırmaktadır. Fakat bu dönemden çıktığı andan itibaren çektiği o tüm sıkıntı ve çilelerin kendisini olgulaştıran ve pişiren sınavlar, denemler, tecrübeler olduğunu görerek rahatlayacaktır. Sonra yetişkin, yaşlı ihtiyar ve ölü olarak yaşamını sonlandıracaktır. Ergenlik döneminden itibaren Piaget bilişsel gelişimi “soyut işlemler dönemi” olarak adlandırmıştır.

Soyut İşlemler Dönemi (11k,13-15):

Tümevarım-tümdengelim, hipotez yürütme, analiz, sentez, değerlendirme, soyut kavramlar, esneklik, muhakeme, problem çözme gibi soyut ve zihinsel beceriler kazanılmış ve geliştirilmiştir. Bu dönemin en genel niteliği gerçeğin tüm olasılıklar dizisinden sadece bir tanesi olduğunu kavrayıştır. Gençlik çağlarındaki uslamlama tümdengelimsel hipotezdir.    Bu dönemdeki düşünce her şeyin ötesinde önerme niteliği taşır.   Yani genç birey karşılaştığı ham bilgileri düzenlenmiş ifadelerde veya önermelerde kullanır ve sonra onlar arasında bağlar geliştirir. Aynı zamanda da ara önerme özelliği taşır. Yani, ham bilgiden şekillenen önermeler arasındaki mantıksal ilişkileri gerektirir. Piaget bunları ikinci düzen işlemler olarak ifade eder. Soyut işlem düzeyindeki birey belirli bir sorunu çözmek için kombinasyonal analiz kullanabilmektedir. Kombinasyonel analizlerden ve basitleştirici kurallardan faydalanma yeteneği matematiksel düşüncenin alt yapısını biçimlendirir ve üst matematiksel uslamlamanın kavranması için kesin bir ön adımdır. Bu dönemde düşünce mekanizmaları ile zihnin meşgul edilmesi soyut işlem dönemindeki bilişsel işleyişin başlıca özelliği olarak görülmektedir.

Dönem Yaş,Ay  

ERİKSON

 

PİAGET
Psiko-sosyal gelişim Bilişsel gelişim
Yeni doğan 0,0-0,1 Güven

veya

güvensizlik

Duyusal motor

dönem

Reflex: refleksler (emme), şemalar
Bebeklik 0,1-0,2
0,2-0,4 I. döner tepkiler: şemaların tekrarı ve koordinasyonu, ilk  temel alışkanlıklar
0,4-0,8 II. döner tepkiler: amaç-araç ayrımı, sebep-sonuç ilişkisi,nesne sürekliliği
0,8-1 Dördüncü aşama: niyetli davranış, amaçla-aracın bağlanması, oyun
1-1,8 Bağımsızlık

veya

utanç endişe

Beşinci aşama:

keşif, olgunlaşmış nesne sürekliliği, çevreyi aktif denetleme

1,8-2 Altıncı aşama:

taklit, nesneyi temsil edebilme

İlk  çocukluk 2-3 İşlem öncesi: sembolik işlemlerin ve temsilin zenginleşmesi, dil kullanımı, tek boyutlu düşünebilme, ben merkezli düşünce, tersine dönüştürememe, korunum ilkesini kavrayamama, animizm Kavramsal dönem
3-4 Girişimcilik

veya

suçluluk

4-5 Sezgisel dönem
5-6
Kızlarda son çocukluk 6-7 Çalışkanlık

veya

aşağılık duygusu

7-9 Somut işlemler:

hacim ağırlık kütle korunumu, çok boyutlu düşünebilme, çoklu sınıflama, sıralama, gelişmiş mantıksal düşünce, rol alma

9-11
11-13 Soyut işlemler:

tümevarım-tümdengelim, hipotez yürütme, soyut kavramlar, esneklik, muhakeme, problem çözme

Erkekler son çocukluk, kızlarda ergenlik 13-15 Kimlik

veya

kimlik karmaşası

Erkekler ergenlik 15-18
18-21 Yakınlık – tecrit
Genç yetişkinlik 21-30 Üretkenlik

veya

durgunluk

Orta yetişkinlik 30-40
Son yetişkinlik 40-45
Orta yaşlılık 45-65 Benlik bütünlüğü

veya

benlik karmaşası

Yaşlılık 65-75
İhtiyar 75-

Prof.  Dr. Ali KÖSE
Ömer AKGÜL

Sponsor Bağlantılar

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Sponsor Bağlantılar