Tek başınalığı başaramamak

Rehberlik Servisi
2.216 Görüntüleme - Şubat 20, 2017
Sponsor Bağlantılar

 

TEK BAŞINALIĞI BAŞARAMAMAK

Bu haftaki yazımda yıllardır çevremde sıkça rastladığım, hatta içinde yaşadığım kültür gereği belki de kanıksadığım bir durumu sizlere anlatmak istiyorum.

Başlık size garip gelmiş olabilir, ancak toplumda benim gözlemlediğim bu duruma daha nasıl bir isim verebilirdim bilemiyorum. Yalnızlık Korkusu, yazmak istedim; fakat hem klişe olduğu hem de bahsetmek istediğim konuya tam odaklanmadığı için bu başlığı tercih etmedim.

Daha doğduğumuz günden itibaren sıkı sıkıya bağlı ve hatta yer yer bağımlı olduğumuz bir ailemiz, ardından akrabalarımız, ardından arkadaşlarımız var. Sosyal bir canlı olan insanda bu durum elbette gayet normal. Çevremizde insanların olması, onlarla sağlıklı ilişki kurmamız beklenen, teşvik edilen bir durum. Fakat bana kalırsa kültürden midir, evrimsel kodlarımızdan mıdır nedir biz tek başına kalamıyoruz, tek başına kalmayı çoğu zaman tercih etmiyoruz.

Peki nedir tek başınalık, yalnızlıkla aynı şey mi, neden tercih edelim ki? Tek başınalığı yalnızlıktan ayıran şey yalnızlığın insanın hayatındaki uzun bir kesitte sürekli bir durum olmasına karşın tek başınalığın bazı durumlarda tercih edilen bir vaziyet olması. Fakat biz tek başına hareket etmekten imtina ettiğimiz gibi tek başına hareket eden insanları da garip bulup dışlamayı tercih ederiz genelde.

Tek başınalığı tercih etmeyişimizin bana kalırsa en büyük sebeplerinden biri kendimize, kendi başımıza kalmaya katlanamıyor oluşumuz. Bunun da en büyük sebebi özgüven düşüklüğü ve kendini gerçekleştirme konusunda sınıfta kalmış olmamız. Pek çok konuda yanımızda bir arkadaş, bir yerlerden bir tanıdık yoksa kendimizi tedirgin hissediyor ve girişimde bulunmaktan kaçınıyoruz.

Tek başımıza bir restoranda yemek yemeye çekiniriz. Beş altı kişilik bir arkadaş grubumuz yoksa tek başımıza sinemaya gitmek garip gelir. Pek çoğumuz hayatı boyunca tek başına bir evde yaşamadan ölür. Spor, dans, resim, müzik gibi pek çok etkinliğe yanımızda bir arkadaşımız yoksa gitmeyiz, başlamayız. Bir eğitim alacaksak illa yanımızda gelecek birini ararız, hatta bulamazsak gitmeyiz. En büyük bahanemiz “Tek başına ne yapacağım, sıkılırım ben orada.” şeklindedir. Tek başına bir yere gitmek, seyahate çıkmak, bir tura katılmak gözümüzü korkutur. İlla çevremizde arkadaşlarımız olsun isteriz. Sahil kenarında bir bankta oturup denizi içimize çekerken bile yanımızda biri yoksa tedirgin hissederiz.

Bu sadece kendimiz için değil, çevremizde tek başına yaşayan insanları da garipseriz. Bekar olmaları, aileleriyle yaşamıyor olmaları garibimize gider. Küçücük evde beş altı kişilik kalabalıklar bize gayet normal gelirken tek başına yaşayan insanlar bizde nedense korku uyandırır. Haklarında acayip hikayeler uydurur, evlerine giren çıkan daima kayıt altına alınır. Tek başına olmaya korktuğumuz gibi tek başına olanlardan da korkarız. Sanki bizim bağışıklık kazanmadığımız bir hastalığa karşı duyarsız gibilerdir.

Sanki hayat bizim için arada mekanları değişen bir sahne ve biz de sürekli partnerleriyle birlikte olmak zorunda olan oyuncularmışız gibi… Hayatımızın büyük bir kısmı boşluğu görmekten korktuğumuz için yarattığımız insan kalabalıklarıyla dolu. Kendi başımıza herhangi bir etkinlikten zevk almak şöyle dursun öyle bir etkinliğe başlamıyoruz bile. Kendimizi geliştirmek, yeni bir şey deneyimlemek için değil canımız sıkılmasın diye yapıyoruz sürekli bir şeyleri. Kendi iç huzurumuz olmadığından en ufak bir can sıkıntısında gramofonda çalan plağı değiştirmekle yetiniyoruz. Bunları yaparken sürekli etrafımızda kuru gürültü yapacak insanlar olmasına özellikle dikkat ediyoruz. Evde bile kendi başımıza iş yaparken arkada muhakkak ses olsun diye televizyon, müzik açmaktan kendimizi alamıyoruz.

Peki biz hangi sessizliği fark etmekten korkuyoruz? Evimizin sessizliği mi? Yolda aralarında yürüdüğümüz kalabalıkların bize yönelmemiş seslerinin hissettirdiği sessizliği mi? İçimizdeki boşluğun sessizliği mi yoksa? Kendi başına bir şey yapmaya asla teşvik edilmemiş, evlenene kadar adeta ailesinin evindeki beşikte sallana sallana büyümüş, bir yerde bir tanıdık olmadan hiçbir iş halledememiş, kendini huzurlu hissetmemiş, en basit şeyleri bile araştırıp cevap bulmak yerine hazır cevap yoksa soru işareti olarak bırakmaya alışmış bir kültürün çocuklarıyız. Çevremizde bizi onaylayacak insanlara muhtacız, yaptığımız şeylerin onaylanması; doğru ya da faydalı olmasından daha önemli bizler için. Sonu gelmeyen takdirlerin peşinde koşmaktan kendimizi takdir edebilmeyi unutmuşuz. Sırf canımız istiyor diye hayatımızda büyük bir değişiklik yapmaktansa her gün gittiğimiz kafelerin sandalyelerini eskitmeye mahkumuz. Yeni bir şey yapmak, denemek ancak yanımızda biri varsa güvenli. Belki de milyonlarca yıl önceki avcı toplayıcı atalarımızdan gelen “Sürüden ayrılma.” uyarısının zaptettiği bir beyinden kurtulamıyoruzdur. Başka ülkelerdeki yaşıtlarımız milletvekili olurken, uzaya çıkarken, doktora yaparken biz ailemizden gelen para olmadan en basitinden evlenmeyi bile düşünmüyoruz.

Hayatımızın hangi alanında tek başına kalabiliyoruz? Zorluklara göğüs germek sözünden tam olarak ne anlıyoruz? Sessizliğin, yalnızlığın kıymetini neden anlamıyoruz? Neden hayatımızdaki şeyleri hazmedebilmek adına kendimize zaman yaratmak varken en ufak deneyimlerin bile getirdiği küçük yüklerden alabildiğine koşarak uzaklaşıyoruz?

Yani kısaca soru şu, biz hayatımızın ne kadarını kendi başımıza taşıyoruz, ne kadarını başkalarının sırtına yüklüyoruz?

Doğumumuzdan itibaren seçimlerimiz bile önce ailemize, sonra mahallemize, sonra kültürümüze bırakılmış. Kendi başımıza seçim yapmamamız, hata yapmamamız adeta teşvik ediliyor. Kendimize çizilen yolda yürürken aldığımız takdirler açıkçası hoşumuza da gidiyor. Fakat o ipleri sonradan elimize almaya çalıştığımızda canımız çok yanıyor. Kendi hayatımızı kurmak için diretmeye başladığımızda hayatımız boyunca gelen o takdirlerin aslında bir o kadar da geçici, uçucu olduğunu fark ediyoruz. Kılık kıyafetimizden tutun meslek seçimimize, yaşadığımız şehirden tutun okuyacağımız okula/bölüme, dini görüşümüzden tutun ileride hayatımızı birleştireceğimiz insana, hatta hayatımızı biriyle birleştirme inisiyatifimize kadar her yönden ipleri başkalarına bırakmanın uyuşukluğuyla yaşıyoruz. Biraz uyanacak gibi olsak, çevremizdeki kirpilerin dikenlerinin battığını kabul etmeye başlayacak olsak o kirpiler bizi tamamen yalnız bırakmakla, dışlamakla, soğukta ölüme terk etmekle tehdit etmeye başlıyor.

Yalnız kalmaktan ve hatta kültürel ismiyle söyleyeyim sahipsiz kalmaktan o kadar korktuk, korkutulduk ki kendi içimize dönmemize izin verilmedi, kendi içine dönmek isteyenlere izin de vermedik. Hatır gönül ilişkisini o kadar abarttık ki birbirimizin hatırını kendi kişiliğimizden önde tutar olduk. “Ne istiyorum?” sorusunu değil, “Ne yaparsam daha uygun olur?” diye sormaya programlıyız. Kendi çevremizi yaratmak yerine içine doğduğumuz ve bizi tatmin etmeyen bu çevreyle yaşamak daha kolayımıza geliyor. Sürekli çevremizdeki insanlardan şikayet ediyor, fakat bu çevreyi değiştirmek adına hiçbir girişimde bulunmuyoruz. İnsanların arkasından konuşup karalamayı; yüz yüze iletişim kurup dürüst bir şekilde doğruları yanlışları anlatacağımız arkadaşlıklar kurmaya yeğliyoruz. Bizim yaşımızda okul bitirip, iş bulup evlenmek yerine ülkeyi gezen, farklı iş kollarında deneyim kazanan, farklı eğitimler tecrübe eden yakınlarımızı haytalıkla, serserilikle, olgunlaşmamakla suçluyoruz. Peki, bizden öncekilerin binlerce kez tekrarladığı, tekrar adımladığı bu yolda adımlamayı neden olgunlaşmak olarak görüyoruz farklı bir şey denemek varken?

Bu hayat bir tane. Başka bir hayatımız yok. Başka bir zamanımız da yok. Kimse size istediğiniz şeyleri altın bir tepside sunmayacak. Kimse bir gün karşınıza çıkıp sizi monoton hayatınızdan çekip sizi bir şeylere teşvik etmeyecek. Bu hayat sizin, bu hayatı yalnızca siz kurtarabilirsiniz. Başkalarının hayatını mahvedebilirsiniz, ama başkalarının hayatını kurtaramazsınız. Bu sizin için de geçerli.

Tek başına kalmayı deneyin. Evde, sokakta, okulda bir süreliğine de olsa. Bir şey deneyin, arkadaşlarınıza, dostlarınıza haber vermeden yapın, yanınıza yaren aramadan yapın. Farklı bir çevreye kolunuzda bir tanıdık olmadan girmeyi deneyin. Hiç kimseyi, hiçbir yeri tanımadığınız zamanlarda nasıl biri olduğunuzu keşfedin. Yanınızda güveneceğiniz bir tanıdığınız, akrabanız, arkadaşınız yokkenki duygularınızı fark edin. Neden korkuyor, neden çekiniyorsunuz? Hangi çekinceleriniz gerçekçi hangileri abartı?

Şimdiye kadar “Yapamam.” dediğiniz şeylerin bir listesini yapın. “Enstrüman çalamam. Spor yapamam. Koşamam. Uçağa binemem. Yemek yapamam. Dans edemem. Başka bir şehri gezemem. Matematikten anlamam. Kitap okuyamam. Bilgisayardan anlamam. İngilizce öğrenemem. Evde yalnız kalamam. Hayvanları sevemem. Sigarayı bırakamam…” liste hepinizde farklı olabilir. Uzayabilir, daha kısa da olabilir. Bir gözden geçirin, hangisini gerçekten de yapamıyorsunuz? Hangisini yapmak için ne kadar çabaladınız? Tek başınıza, bir kere daha denemek için önünüzde tam olarak nasıl bir engel var? Daha farklı ne deneyebilirsiniz?

Bu sefer kimsenin onayını düşünmeyin, bu sefer başarı kıstaslarını kafanızdan atın… Bu sefer sadece kendiniz varsınız. Tek başınızasınız. Bu sahnede biraz da kendi hakkınızı verin ve tek başınıza performans sergileyin. Konu hiç önemli değil. Önemli olan tek başına karar alıp uygulayabilmek…

Koşamam diyen ben, artık koşuyorum. Kendi adıma konuşmam gerekirse listemden bir şeyi eksilttim. Aynı yolda koşarken belki sizler de bana yetişirsiniz. Tek başına kaldığımızda mutlu olabildiğimiz bir hayatta belki daha mutlu çevreler de kurabiliriz.

Ne dersiniz?

 

Yağmur Cenan BOYACI
Psikolojik Danışman
yagmurcenanboyaci@hotmail.com

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Sponsor Bağlantılar