Herkes kendi hayatının kahramanı

Rehberlik Servisi
353 Görüntüleme - Ocak 9, 2019
Sponsor Bağlantılar
Örnek Resim


İNSANIN KENDİYLE TANIŞTIĞINA

MEMNUN OLMA YA DA OLMAMA HALİ…

Gülcan ÖZER’in Haziran 2016’da okuyucuyla tanıştırdığı “Herkes kendi hayatının kahramanı” isimli kitabı, insan yaşamındaki mihenk taşları, gelişimsel süreçleri ve psikososyal kuramın evrelerini anlatmaktadır. Okuyucuyu yoran bilimsel dilden uzak, kahve eşliğinde okunabilecek, defalarca altları çizilebilecek satırlardan oluşan bu kitap ana başlıklar halinde bölümlere ayrılmış ve okuyucunun sayfa takibi yapmadan öncelikle okumak istediği bölümlere ulaşmasını kolaylaştırmıştır.

Kitabın arka kapağında yazar; okuyucuyu bir düelloya davet eder. “Gücünüz yeterse kendi ruhunuzla tanışın, ahbaplığın zevkine varın, kendinize samimi olmanın hafifliğini yaşayın, yetmiyorsa bu mecralardan uzak durun” diyerek kitabın sayfaları arasında okuyucuyu nelerin beklediğinin bilgisini de verir ve sonuna ekler; “istediğinizi alın, istemediğinizi bırakın…” Bu sözden destek alan okuyucu kitabın kapağını açmayı başarır…

Kitabın ön sözünde kendisini “ses bulucu” olarak tanımlar. Kişilerin gönül sesini keşfetmeyi, bu sesi dış sesten ayrıştırmayı ve kişiyi kendi gönül sesiyle tanıştırmayı terapi odalarındaki en büyük amaç olarak belirtir.

Kitabın her bölümün sonunda konuyla ilgili yazarın dileği vardır. Kitap; “ömrünüzün gönlünüze münasip olmasını dilerim” ile başlar ve dileklerden oluşan uzun bir son söz ile biter.

Kitabın başında kişilerin aşk ile tanışmasını, aşık olduktan sonra kurulan hayalleri, aşk geçtikten sonra yaşanan hayal kırıklığını, ilişkiye dönmeyi başaramayan aşkların yaşanma ve bitiş sürecini tanımlar. Kişilerin ilişkide söylediklerinin, söylemek istediklerinin, kendilerine dahi söyleyemediklerinin örüntüsü içinde olduklarını fark etmelerinin ne kadar kıymetli bir kazanım olduğunu anlatır. En iyi evlilik tarifinin kendini iyi kötü ne varsa karşındakine önce açabilmek sonra emanet edebilmek olduğunu ekler.

İnsan yaşamının ve toplumsal saatinin neredeyse olmazsa olmazı haline getirilen evlilik kurumunun yüzyıllardır zaman zaman “felaket” olarak adlandırılabilecek sonuçları olmasına rağmen dünyanın en büyük gönüllü organizasyonu olarak ayakta kalabildiğini, kendisine yatırım yapanların neredeyse yarısını hayal kırıklığına uğratan ve iflas ettiren bir kurum olduğunu, istatistiklere göre birçok ülkede her iki evlilikten birinin boşanmayla sonuçlandığını dile getirir. Bunca olumsuz istatistik, bir iş ortaklığında söz konusu olsaydı kişinin tüm yatırımını bu kuruma yapıp yapmayacağını okuyucunun sorgulamasını ister ve ekler; “evlilik bir fantezidir; hayat öykümüze eşlik edecek yareni, bizi kabul buyuracak eşi, insan canlısının makus yalnızlığını öteki yarısında arama fantezisidir. Evlilikler her zaman yeniden tarif edilir, ikinci, üçüncü evlilikler yapılır ve gönüllü organizasyon her zaman sahnedeki yerini korur”.

Evliliğe hazır olup olmadığını kişinin anlaması için kendisine şu soruyu sormasını ister; “değiştirmek üzere mi evleniyorum, yoksa olanı kabul mü ediyorum?”. Evliliğin ve aşık olma halinin birbiriyle bağlantısız olduğunu anımsatan yazar, aşkın kendiliğinden başlayan ve biten coşkusu olduğunu ve bu coşkunun evliliğin hayli emek isteyen şeklinden farklı olduğunu anımsatır. Evlenme nedeninin bir süre sonra boşanma nedenine dönüştüğünü, ihtiyaçlardaki öncelik sıralamasının değişmesinin bu duruma neden olduğunu ifade eder ve ekler; “biriyle evlenilmez, birinin aile dinamiği ve kültürü ile de evlenilir”. Evlilik insanın kendi alt kültüründeki bilgileri ortaya çıkarmasını sağlamakta ve tanınan sevgilinin tanınmayan bir eşe dönüşme sahnesini sergilemektedir. “Aldatıldım” duygusunun ” ben de değiştim, farklılaştım” duygusuna dönmesi ilişkide barışın yapılmasını destekler. Geçinmeye gönüllü olduktan sonra evlilik sürecinde yaşanan tüm sıkıntıların çözümlenebileceğini de bölümün sonunda belirtir.

Kişinin anne babasıyla kurduğu ya da kuramadığı ilişkinin, kendine seçeceği eş ile bağlantılı olup olmadığını ise başka bir bölümde anlatır. Seçilen eşin aynı zamanda kişinin ihtiyaçlarını transfer edeceği yeni bir adres olup olmadığını sorgular. Köken ailenin kişinin kaderi olduğunu, yeni kurulan aileye köken ailede karşılanmayan ihtiyaçları aktarmayanların, “hayatın lezzetini önemseyen” kişiler olduğunu ve geleceklerini kendi ceplerine koyduklarını belirtir. Burada sorun yaşayan kişilerin köken ailesinde karşılanmayan ihtiyaçların yeni aileye aktaran kişiler olduğunu söyler ve “damat kayınpeder toprağından olur, her kız kendi annesinin kaderini yaşar” inançlarının dört bir yanı sardığını dile getirir. İnsanın bildiği, iyi tanıdığı ilişki tipini seçişi, kendi mağduriyetinden vazgeçmekteki zorluğu, tahsil edemediği alacakları, benzer bir adres bulup ondan tahsil etmek isteyişi yaşamın bu dönemecinde birçok insanın karşısına çıkar. Herkesin kendisini geçmiş, gelecek ve hayallerle harmanladığını, ailenin zaman zaman yük zaman zaman ise ışık olduğunu, kişinin sürekli kendisini okumasının ve tanımaya çalışmasının hayat boyu süren bir yolculuk olduğunu sözlerine ekler.

Kimliğini evliliğe satanlar, evlilikteki hatlar…

Çevremizdeki birçok evlilik öyküsünde birbirini beğenen/beğenmeyen, beğendirmek için kendinden vazgeçen/beğenilmemek pahasına kendisini koruyan çifler vardır. Kimi insanlar evlilik öyküsüne “nasılsa değiştiririm” umuduyla başlayıp ardından değiştirmeyi başardığı halde hala beğenmediği bir eşle karşı karşıya olduğunu fark eder. Kimi insanlar ise “nasılsa değişirim” düşüncesiyle başladığı yolculuğa kendisini unutarak devam eder.

Evliğinin yürümesi adına kimliğinden vazgeçen kişilerin hayatları daha zor ve çokça dikenlidir. Başkasının kendisine yaptığı ihaneti kabul eden birey; bu ihaneti yapan kişinin kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşmekte zorlanır. Çünkü bu süreçte önce kendisini affetmeyi daha sonra da hayat öyküsünü yeniden şekillendirmeyi göze almalıdır. Hayatındaki bazı kişilerin üstünü bazı kişilerin ise altını çizmesi gerektiğini hatırlatan Gülcan ÖZER, “kederi kader” yapmamak adına azami çaba gösterilmesi gerektiğini anımsatır.

“Evliliğim yürüsün de gerekirse her şeyden hatta kendimden dahi vazgeçerim” cümlesinin gerçekliğinin sorgulandığı bölümde kimlik kelimesinin tanımı yapılır. “Karşısındakini kendi uzantısı değil de bir kişi” olarak görebilen kişilerin evliliklerinin yürüdüğü anımsatılır ve evliliğin bir kontrat olduğu; bitebilme özelliğinin de bu kontratın en değerli maddelerinden biri olduğu belirtilir.

Kavga nedir bilmeyen, evde seslerin hiç yükselmediği evliliklerin gerçekliğinden şüphe duyulması gerektiğini, her konuda çözüme ulaşılamasa bile çözüme ulaşılamayacağının kabul edilmesinin çok kıymetli bir değer olduğunu anlatan bir başka bölümde evliliğin üç temel ayağının olduğundan bahsedilir. İktidar hattında çiftlerin en büyük odak noktası kazanmaktır. Her iki taraf da birbirinin kalesine gol atmak ister ancak her iki kalenin de evliliğe ait olduğu gerçeğini kaçırırlar. İletişim hattında iletişimin yanlış tanımlanmasından doğan sıkıntıların ilişkiyi yorduğundan; iyi anlatıldığı takdirde karşı taraf her zaman kabul eder diye bir durum olmadığını, aksine iletişimde esas amacın çiftlerin birbirini anlaması olduğunu dile getirir. Her zaman her konuda uzlaşılmasının mümkün olmadığını, evliliğin akıl değil duygu ve istek oyunu olduğunu anımsatır. Üçüncü hat olan duygusal hatta ise kelimeler çoktur ancak kelimeleri tanımlayan formüller yoktur. Gönül ipiyle kuyuya inilmesinin sağlıksız olduğunu, bir yandan da gönül bağının duygusal hattı oluşturduğunu ve duygusal hattın evliliğin en kıymetli mihenk taşlarından biri olduğunu belirterek çift terapistlerin en çok zorlandıkları alanın duygusal hattı artık boş olan evlilikler olduğunu dile getirir. Duygusal hattın üstündeki öfke, kırgınlık ve kızgınlık tortularının temizlenmesinin mümkün olabildiğini ancak hayli meşakkatli bir süreç olduğunu bölüm sonunda anlatır.

Aşkın sonsuz olmadığını, zaman içerisinde üçe ayrılan bir yol ayrımına geldiğinin altının çizildiği bir başka bölümde yollar şu şekilde isimlendirilir; bitiş çizgisi/yeni bir aşk arama yolu/ aşkın ilişkiye evrildiği yol. Kişinin aşık olduğu kişiyle mümkünse aşkı geçtikten sonra evlenmesi gerektiğinin yeniden anımsatıldığı bir başka bölümde aşkı kaybetmenin de hayat yolculuğunun bir parçası olduğu, insan nasıl değişirse duyguların da değişebildiği, sevme/sevilebilme ihtimalinin aşkın vefasızlığının yanında çok daha kıymetli olduğu, evliliğin ömrünün aşktan bağımsız olduğu gerçeği ve insanın insana ne olursa olsun her zaman iyi geldiği anımsatılır.

Sürdürülebilir mutsuzluklar, duygusal manipülasyonlar…

Yeşilçam filmlerinde senaryoların temelinde her zaman aynı yol haritası vardır; iki kişi birbirini sever… Çeşitli zorluklar yaşar ama sonunda gökten üç elma düşer ve kavuşurlar; pembe panjurlu evleri olur… Bu nedenle yetişkinliğe ilk adımlarını atmış olan gençlerin evlilik sonrası süreçleri uzun yıllar filmlere konu olmadı… Ne zaman ki pembe panjurlu evlerin içinde her şeyin güllük gülistanlık olmadığı gerçeği kabul edildi, mahalle baskısı es geçildi, işte o zaman senaristler ve yazarlar evlilik sonrasındaki süreçleri yazmaya başladılar. Kolalı örtülerin, dantel işlemeli aksesuarların, o havalı avizelerin ve oturma gruplarının kıyısında köşesinde kalmış hayal kırıklıklarıyla göz yaşları birçok dizi ve filmin konusu haline geldi.

Gülcan Özer’in “ve sonsuza dek mutlu yaşamadılar” temasıyla yazdığı, boşanma sürecinin anlatıldığı bölümde insanlar arası ilişkinin yasallaşmadan çok daha önce başladığı ve yasal olarak sona erdirilmeden çok daha önce iflas ettiği gerçeği okura hatırlatılır. Yasal olarak evli olmak ile duygusal evliliğin devam edişinin farkı kavramlar olduğu betimlenir.

Yazar, boşanma oranının yüksek olduğu Amerika’ya göre boşanma oranlarının Türkiye’de daha düşük olduğu, her 1000 evliliğin ikisinin boşanmayla sonuçlandığı ve en sık boşanmanın yaşandığı dönemin evliliğin ilk 5 yılı olduğu, boşanmanın da dört ayrı katmandan oluştuğunu belirterek şu şekilde tanımlamaları yapar:

Yasal boşanma: Boşanma denince akla ilk gelen tarif ve hukukçuları ilgilendiren kısımdır.

Toplumsal boşanma: Ortak arkadaş ve sosyal çevrenin paylaşılması, etraftaki kişilerin sessizce kadın ya da erkekten taraf olması olarak tanımlanır.

Finansal boşanma: Hukukun kontrolünde olmasına rağmen çiftlerin birbirinin hayatını zorlaştırmak için en çok mücadele verdiği bölümdür. Bu bölümün iyi niyete, hakkaniyete, insanlığa ve vicdana ihtiyacı vardır.

Duygusal boşanma: Evlilik hatlarından biri olan duygusal bağın kaybolmasıyla meydana gelir. Diğer üç boşanma katmanı kadında ve erkekte aynı anda gerçekleşirken duygusal boşanma aynı anda olmaz. Çiftlerin biri mutlaka yasal boşanmadan önce bu katmanı tamamlamış olur. Duygusal boşanmayı yaşamak, kabul etmek ve başa çıkabilmek boşanma adı verilen olgunun en zorlu yanlarından biridir. Hele ki çiftlerden biri bunu kabul edemezse diğer taraf için de bu süreç daha zorlayıcı olur. Duygusal boşanma sürecinde yaşananlar bir ölümün ardından yaşanan yas süreciyle aynı şekilde devam eder. Duygusal boşanmayı başaramayıp o noktada takılıp kalan kişiler çoğunlukla bağımlı kişilik özellikleri gösteren bireylerdir ve yardım almaları her daim gereklidir.

Her evlilik nasıl biricik ise boşanma da öyledir. Ve her boşanmanın çeşitli senaryoları olmaktadır. Gülcan Özer, kolay boşanmak, intikam almak istemek, arkadaş kalmayı başarmak, anne-baba rolünden vazgeçmemek, “eşek gibi bakacak olmak”, sosyal çevreden korkmak, mevcut ev düzeninden kopamamak, yeni hayata adım atmak,  parasız kalmak, “her şey çocuklar için” demek, başlanan güne lanet etmek gibi birçok farklı sürecin yaşandığı boşanma hikayelerinde her zaman iki farklı son olduğunu belirtir; kişi ya acele etmeden, sindire sindire boşanma sürecini yaşayıp bunu başarısızlık olarak görmez ve iyileşir ya da boşanmayı bir başarısızlık olarak tanımlayarak depresyon yaşar ve geçmiş yaşamda takılı kalarak “kederi kader” yapar.

Literatürde “parçalanmış ailelerin çocukları” tanımının herhangi bir risk faktörü olarak görülmekten çıkarıldığını, sağlıklı anne baba iletişimi ile çocukların çok daha sağlıklı bir gelişim göstereceklerini belirten Gülcan Özer, yine de çocuklu boşanma icraatinden önce kırk kere düşünülmesinin çok kıymetli olacağının altını çizer.

Boşanma ve sonrasında çocukların ruhsal iklimlerine, kişilik örüntülerine dair yapılmış birçok araştırma sonucuna göre artık olağan hale gelmiş boşanmanın çocukları artık etkilemediğini, aksine çatışmalı bir aile ortamında büyen çocukların benlik algısı, özgüveni, psikolojik uyumları noktasında ciddi sıkıntılar yaşadıkları belirtilir.

Bölümün sonunda, boşanmış ebeveyn olmanın maharet istediğini, dram sevmediğini, çocukların daima birikmiş öfkelerden çok daha değerli olduğunun unutulmaması gerektiğini, hayattaki en önemli derslerden birinin de bu olduğunu ve bu derse iyi çalışılması gerektiği anımsatılarak son cümle olarak şu söylenir; yeni bir sayfa açma cesareti göstermeden evvel oyunu iyi okuyun, birkaç parçanın yeri yanlış diye 5000 parçalık bir yapbozu gözden çıkarıp çıkarmamayı yeniden düşünün…

Mağduriyetinden beslenen kadınlar, şişkin egoların yarattığı küstah insanlar…

Birçok kültürde olmayan, Türk toplumunda ise “sosyalleşme” denince akla ilk gelen durumlardan biri olan “güne gitme” etkinliklerinin olmazsa olmaz teması mağdurlar hakkında konuşmaktadır… Mağdurun ne kadar mağdur olduğu, feleğin çemberinden onun kadar geçenin olmadığı, her şeyin onu bulduğu ama bu günlerin de geçeceği ve elbet bir gün sıranın ona geleceği yönündeki telkinler, yaprak sarmalarının, patates salatalarının, şeker hamurlu pasta dilimlerinin arasında yerini alır…

Çünkü kadın biriktirir… Kadın, karşısındaki ile tartışmaya girerken ilk cümlesini milattan önce yaşanmış bir olaya dayandırarak oluşturur ve günümüz konusuna gelene dek erkek çoktan niçin tartıştıklarını unutmuş olur. Bu kısır döngü, eğer fark edilip çözüm arama yollarına gidilmezse ruhu kapkara edene dek devam eder.

Gülcan ÖZER, mağduriyet ve kadını anlattığı bölümde, hayat yolculuğunda bazılarının altını, bazılarının üstünü çizmek gerektiğini, mağduriyetlerden kişinin kendisini kurtarıp yol almasının ne kadar kıymetli bir yaşam becerisi olduğunu anlatır. Eğer bu yapılmazsa mağduriyetin kişilik haline geldiğini, şikayet edilip, konuşulunca yegane konu olduğunu, eş-dost-ahbaptan “haklısın, sabret, senin günlerin de gelecek” cümleleri ile beslenerek daha da büyüdüğünü dile getirir çünkü mağduriyet hikayeleri her zaman prim yapar.

Mağdur olma hali zaman içerisinde mağdur eden rolüne dönüşür. Kalabalık ortamlara gidildiğinde genç erkeklerin yanlarındaki genç kadınlarını çekiştirdiğini, hırpaladığını görmek ne kadar sıradanlaştıysa yaşlı bir kadının da yaşlı bir erkeği aynı şekilde hırpaladığını, örselediğini görmek mümkündür. Fiziksel gücünü kaybeden kişi artık erkek olarak değil de yaşlı olarak tarif edilmeye başlandığı anda yılların mağdur kadını tüm ihtişamıyla sahneye çıkar, “ne yapsa hakkıdır” desteğini çevresinden de alarak eskinin huysuz şimdinin ezik adamını eliyle, gözüyle hırpalamaya başlar çünkü artık sıra ona gelmiştir. Mağduriyetinden beslenen her mağdur gün gelir kendi mağdur etme cumhuriyetini kurar.

Bölümün sonunda mağduriyetinden beslenmeyen, çaba gösteren, baş etme mekanizmalarını sağlıklı bir şekilde kullanan, bir diğer deyişle “dirençli kişiliğe” sahip bireylerin ise ne kadar eli öpülesi olduğunu hatırlatır.

21.yüzyılın en havalı kelimelerinden biri haline gelmiş “ego”nun tanımlandığı ve anlatıldığı bölümde ego; terapi odalarının baş kahramanı, ruh sağlığı alanının vazgeçilmez sihirli malzemesi olarak tanımlanır. Ego önemlidir. İç dünyanın dürtüleri ile dış dünyanın doğru yaşam kılavuzu arasında ayar tutturması gereklidir. Ayarı tutturduğunda da kendisini geliştirir, büyütür, yaşadığı hayata anlam katar.

Kontrol etmesi gereken duygular onu ele geçirene kadar hikaye güzeldir. Ne zaman ki duygular egoyu besler işte o noktada sorunlar ortaya çıkar. “Ben çabuk sinirlenir, çabuk sakinleşirim, huyum bu, yapacak bir şey yok” cümlesini bireyin kurmasını sağlayan ego dürtülerden beslenmeye başlamış demektir ve öfkenin esiri olmuştur. Ne yazık ki günümüz dünyasında birçok mecra, ayarsız öfkesini ekmeğine katık yapmış kişilerle doludur.

Gülcan ÖZER, kişinin hayatı kendi üzerinden okumayı öğrenmesinin ne kadar kıymetli bir beceri olduğunu bu bölümde de dile getirir. Kendinden insan yaratma macerasının başladığı nokta aynı zamanda “içgörü” kelimesinin de hayat adı verilen sahnedeki en önemli role sahip olduğunun fark edildiği noktadır. İçgörü kendi yüküyle gelir ancak giderken başkaca yükler de alarak gider. Görülenin doğru okunması, kişinin kendisini fark ederek kendi fanatiği haline gelmeden yola devam etmesi mevzularının kişinin kendisiyle tanışmasıyla nihayete ereceğini belirtir.

Postmodern zamanların en klişe sloganı olan “ayakta kal” konusunun işlendiği bir diğer bölümde yazar ayakta kalmak ya da mola vermek durumunun tanımlamasını yapar. Ömürleri eksik kalan, hükümet gibi bir kadın olmak uğruna kadınlığın “naiflik ve kırılganlık” örtüsünden vazgeçen kadınlar ve sürekli başarılı olmak uğruna duyguları ile tanışmayı unutan erkeklerin zaman zaman kimliklerini esaretten kurtarmak adına verdiği molaları anlatır.

Sessizliğin ve yalnızlığın hüküm sürdüğü,  kapıları açan anahtarların aslında gönülleri kilitlediğinin fark edildiği seansların sonunda kişilerin iki ayrı yol seçme haklarının olduğunu dile getiren Gülcan ÖZER, kiminin eski oyuna geri dönmek istediğini, bilinmedik sulardan korkarak hayatına eklenen antidepresanlardan da destek alarak bilindik oyuna devam ettiğini söyler. İkinci yolu seçenlerin ise yeni hayat arayışında olduğunu, etrafını yeniden yazıp çizmeyi göze aldığını belirtir.

İnsanın, içindeki sese kulak vermesinin önemini, ses değiştikçe kendi halini de değiştirmesini, ufak molalar ile kendi gerçekliğinin peşini bırakmamasının ne kadar önemli olduğunu okuyucuya bir kez daha anımsatır.

Bir yaşam alanına diğer yaşam alanlarından çalma pahasına daha çok önem ve değer verme hali

Ağrı kesici ilaçlarla benzer işlevi gören “erteleme” eylemi genç yetişkinlik döneminde hayatımıza giren en büyük fiillerden biri olmaktadır. “Şu iş bitsin sonra, şu ayı da atlatalım sonra, şu çocuk büyüsün sonra…” Bu kelimelerle başlayan cümleler neredeyse herkesin güne başlarken içtiği çayın yanına katık olmaya başlamıştır. Bir yandan “yapılacaklar listesi” hazırlanırken bir yandan ise aynı hızla “ertelenecekler listesi” hazırlanır.

Yapılan araştırmalar, kişilerin çoğunlukla meslek yaşantılarındaki işleri tamamlamak hatta çok daha iyisini yapmak adına özel yaşantılarındaki işleri ertelediğini göstermekte ve zaman zaman cinsiyetler arasında farklı uygulamalar olduğunu da belirtmektedir. Önemli bir toplantı ile evlilik yıldönümü veya bir derbi maçı ile bir doğumgünü aynı tarihe denk geldiğinde erkeklerde genel eğilimin toplantıya gitmek ve maçı izlemek olduğu bilinmektedir. Kadınlarda ise evlilik hattını oluşturan bağlardan biri olan duygusal bağ ağır basmakta ve evlilik yıldönümüyle doğumgünü kutlaması tercih edilmektedir.

Bu noktada dikkat çeken bir diğer durum da meslek yaşantısındaki erteleme eylemlerinin gerekçelerinin erteleyen kişinin cinsiyetine göre toplum tarafından kabul görüp görmeme meselesidir. Bir iş adamı, oğlunun doğumgününe katılmak amacıyla bir toplantıya dahil olmazsa toplum bunu “ne ilgili baba” olarak yorumlarken, aynı durum bir iş kadınında söz konusu olduğunda “hem çocuk hem kariyer olur mu?” sorularını beraberinde getirmektedir. Toplumun bu denli yanlı yargılamaları de hem erkeklerin hem de kadınların her sabah kalktıklarında “ertelenecekler listesi” oluşturmasına neden olmakta ve bu listedeki maddelerin çoğu da ev hayatına yönelik olarak şekillenmektedir.

Gülcan ÖZER, “Herkes kendi hayatının kahramanı” adlı kitapta, hayatın bir alanından çalınan önemi diğer bölüme atfetme halini anlattığı bölümde çok başarılı kişilerin neden özel hayatlarında iş hayatlarına göre daha mutsuz olduklarını şu şekilde açıklar: Bu çok başarılı, bir o kadar da yorgun ve kimliğini işine transfer etmiş ahali iş hayatında başarılı olduğu kadar ev hayatında bir o kadar yetersiz olarak görülmeye başlandığında karşılıklı suçlamalar ve şikayetler art arda sıralanır; “para kazanmakla iyi baba olunmuyor” denen erkek ve “zaten çocuğu da annen/annem/bakıcı büyüttü” denen kadın karşı karşıya gelir.

Hayata sahiden çok emek vermiş, hayatını ve işini ayırt etmemiş, evi de işi gibi yönetmeye hevesli olan kişiler ne zamanki iş elbisesini çıkarıp hayat elbisesini giymeye karar verir, işte o zaman dünyanın en büyük gönüllü organizasyonu olan evlilik kurumu rahatlar. İşte mükemmelliği arayan kişilerin ev ortamında “olduğu kadar” ı kabul etmesi, rasyonelliğe değil de duygulara baş rolü bırakabilmesi ve “çünkü, eğer” ile değil de “rağmen” ile başlayan cümleleri ev hayatında kurabilmesi, iş hayatında işe yarayan formüllerin evin kapısından dahi geçmemesi gerektiğini anlayabilmesiyle çiftler, birbirlerinin kalelerine gol atma mücadelesinden vazgeçer.

Ev ve işi birbirine karıştırıp işleri arap saçı haline getiren bu gruptan başka bir de “şu an işe önem veriyorum ama kendi istediğim hayata da şafak sayıyorum” diyen bir grup daha vardır. Bu grupta da yine vakitsizlikten, anlaşılamamaktan yakınanlar hayli çok olmasına rağmen iş elbisesi hayat elbisesinin yerine giyilmediği için tahammül gücü ve tolerans seviyesi daha yüksektir. Haftaiçi bir o kadar yoğun olan iş hayatı haftasonu tüm dinginliği ile kendisini bekleyen aile hayatına bırakır ve evlilik çarkları en az hasarla dönmeye devam eder.

Son yıllarda gündemi meşgul eden bir kuşak olan y kuşağının yetişkinlik dönemine girmesiyle alışılagelen bu iki grup arasında yeni bir grup oluşmuştur. İş hayatındaki mesai kavramının “haftaiçi, 08.00-17.00” olmaktan çıkması, haftasonlarının da iş günü haline gelmesi, akşam yemeklerinin ortasında ve gecenin geç vaktinde çalan telefonların yaşamın bir rutini olarak kabul edilmesi, whatsapp gruplarında her zaman ve daima çevrimiçi olunması, olunmadığında da kişinin diğerleri tarafından merak edilip aranması, iş elbisesi ile hayat elbisesi arasındaki o keskin çizginin belirginsizleşmesi gibi postmodern zamanların gündeme yeni getirdiği konular; y kuşağının “yaşamak için çalışmak veya çalışmak için yaşamak” noktaları arasında kararsız olmasına neden olmuştur.

Hayatın bir alanından çalınan önemin bir diğer alana aktarılmasıyla oluşan hasarın zaman içerinde onarılıp onarılmayacağını, yöneten olmak ile anlayan olmak durumunun her vakit aynı olmadığını, kişinin içgörü becerisinin bu noktada çok mühim olduğunu yazar okuyucuya bir kez daha anımsatırken kitabın sonunu şöyle bitirir:

Bilgeleşmiş ama bilgiçleşmemiş,

“kötüden misal olmaz”ı hayat düsturu yapmış,

kederden kaçmayan ancak kederle de beslenmeyen,

koşulsuz ve kendine rağmen sevebilen,

“yanlış yaptım” la başlayan cümlelerini gururla taşıyabilen,

hayat dediğinin hepi topu zaman aşımı oyunu olduğunu çok geç olmadan fark eden

herkese aydınlık bir ömür dilerim.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Sponsor Bağlantılar